ışıl ışıl bir yazı...

bir kadın tanıdım tanımadan önce. kendisini hiç görmeden önce.
sanki odamın bir köşesinde duran, pek de açılmayan bir çekmece gibi.
ortak tanıdığımız herkes onun çok iyi biri olduğunu söylerdi, bir de telefonunu açmadığını pek...
istanbul'a kar yağan ve elektriklerin gidip gelmesini fırsat bilerek buz gibi olan odamda ellerimi popomun altına koymuş otururken getirdi kendini aklıma kendini.
özledim birden.
birileri sayesinde onu tanımış, onun sayesinde birilerini tanımıştım ben.
onun sayesinde tanıdığım bir adam, sevdiğine hediye seçmek için aradı beni...
gülümsedim.


hayatın insanları milyonlarca bağ ile bağlayıp, o kadar güçlü bağlamasının yanı sıra birbirinden söküp aldığı gerçeğiyle yaşarken biraz daha bağladım kendimi ona...


seni arayıp bunları söyleyemem güzel gözlü kadın ve Ankara'ya da ne zaman geleceğim bir muamma...
o yüzden kadın içimden gelmişken tüm bunlar, ertelemek istemedim hiçbir kelimemi...
 iyi ki tanımışım seni ve iyi ki varmışsın...
bugün seni seçtim pikachu!

üstümde ölü toprağı var bugün...



üstümde ayların, yılların ağırlığı var.
üstümde binlerce bedenin ağırlığı var.
üstümde türlü türlü nankörlükler, türlü türlü yozlukların ve toylukların ağırlığı var. 
üstümde senden kalma bir tişört var bir de...

dirilerden bir isteğim yok. bana ölülerden can verin. bana vazgeçilmişlerden, terkedilmişlerden haber verin. gülüp oynamaya gelindiğinde herkesin halaya katılmasından değil, koşarken düşenin üstünden atlamak yerine, onu kaldıracak onuru ve cesareti verin. 

ve ben asla kimseyi sevmeyeceğimi ve kimseye ait olamayacağımı bir kez daha anladım bugün. sebebiyse ne üstümdeki bedenlerin ne de senden kalma tişörtün ağırlığı değil...
ben onlardan olamadım.
o kadar çiğ olamadım.

hiçbirinizle dövüşemem...
sizin alınız al inandım, sizin morunuz mor inandım.

benim dengemi bozmayınız...


sessizlik elma yiyemez...


O ve ben. Bir kez daha yaşamak için, uzun değil ama! Bir kez daha sevişebilmek için, bir kez daha karın ortasında kalabilmek için sessizlikle arkadaş oluruz. 
Dünyanın bir hücre olduğunu unutmak için inşaa ettiğimiz hücrede, sessizlik perdeler kadar kirlidir oysa. Hiç hikaye yaşayamaz, şiir de okuyamaz, sessizlik elma yiyemez. 

Umay Umay
çünkü ben hep "sevmek" yeter sandım.
bir şeye başlıyorsak bir şeyi bitirdik sandım.
yanıldım.

başka türlü bir şey

sahi bu şehirde, o veya şu şehirde...
yeryüzünde sevilecek kim kaldı?
hep dedik, çok sevdik dedik, aşk için ölmeli aşk o zaman aşk dedik; farkında mısınız, hiçbirimiz hiç ölmedik.
hep yalan söyledik, yalan söylettik...
mış gibi yaptık. miş gibi yaptık. 
iki yüzlüydük hepimiz. hepitopu 1 sevişmeydi hadi bilemedin 5 sevişmeydi, bilemedin hep seviştik. ama anlaştık mı hiç?


senin kadar şiir ezberlemedim ben, senin kadar konsere de gitmedim, senin kadar acı da çekmedim, senin kadar zengin de olmadım ben. hiçbir şeyi sonuna kadar olmadım ben.
aynı şarkıyı iki aşka sığdıracak kadar aşağılıktım belki ve bir şarkıyı iki aşka sığdıranlara aşık oldum zaman zaman. bazen bir koltuğa iki karpuz sığdırmadım ama koltuklarda sevişmişliğim de olmadı değil. 


kahraman olmaya çalıştıkça bi boka yaramadığımı gördüm hep ve kahramanı olmaya çalıştığım kişilerin de birilerinin kahramanı olmaya çalışmasını izledim hep, haz ile.
sonra onlar sikilmişlikleri ile kalmışken benim ruhum can çekişti durdu hep.
ruh can çekişti.
ruhum can çekişti.


aslında tüm söylediklerim bir iç çekişti.
farkında mısınız, yanımda olmanızdan başka her şey ne kadar boş.
yanımda olduğunuz anlar bayım.
ne kadar sıcak.
şimdiyse bir kedi. bir de kitap.


kafam bulanıyor, tepem ısınıyor...
sizi sevmem bir başkasına sorun olur mu?
beni sevmeniz geçmişinize ayıp olur mu?


ne kadar çok şeyden vazgeçtik oysa ki "elalem ne der" diyerek.
hiç bitmeyeceğini sandığım her şey hep bitti.


aslında bunları dedim de, demek istediğim şuydu;
"bir kez uyutsaydın beni dizinde, ölmezdin ki..."
sonra zaman geçince her sevişmişlik, her dokunmuşluk, her öpüşmüşlük bir sihir, büyü vs...


ama bana bozulmayan bir büyü lazım. aşktan başka bir büyü.
yani sizin anlayacağınız, başka türlü bir şey benim istediğim...

sonra ne mi oldu???

...sonra
biz büyüdük ve kirlendi dünya.
merhaba!!

ben Ankara'yı seven İstanbul'lu, göbekli kız.
ben Ankara'da hiç sevişmemiş, ama her seferinde Ankara'yla sevişen kız.
ben Ankara'da hiç aşık olmamış, ama her seferinde Ankara'ya aşık olan kız.
ben Ankara'da sarhoş olan kız.
ben Ankara'da düşen kız.
ben Ankara metrolarında mutlu olan kız.
ben Ankara metrolarında kaybolan kız.
ben Ankara kafelerinde gülen, ağlayan, masumlaşan kız.
ben Ankara'da huzur dolan kız.
ben Ankarada limonata karşılığı peçete katlayan kız.
ben Cafe Classic'te 8 saat aralıksız oturup çay içen kız.
ben hep 7.cadde Nilüfer Turizm'den bilet alan kız.
ben hep 7. cadde İş Bankası'ndan para çeken kız.
ben hep gri dense de sadece güneşli günlerle gelen kız.
ben Kurtuluş'ta kulağında mp3le ve parmak arası terlikle gezen kız.
ben Anıtpark'ta içip dertleşen kız.
ben Ankara'nın sevdiği kız.
ben Ankara'yı seven kız.
ben Ankara'da öğrendiği gibi önce sütü kaynatıp üstüne neskafe döken kız.
ben Ankara'ya gittiğinde Bigos'a uğramadan dönmeyen kız.
ben Aylak Madam'da, Shaman'da, Leman'da kendini bulan İstanbul'lu kız.
ben Ankara'da kuzenleri kuzen, anneleri anne edinen kız.
ben herkes İstanbul'a kaçmak isterken Ankara'ya kaçmak isteyen tek kız.
ben Ankara'da hem özlenen, hem sevilen, hem eğlenilen hem öpülen kız.
ben Ankara'ya özlemeye, sevmeye, eğlenmeye, öpmeye gelen kız.
ben Ankara'da tuvalete kolay kolay gidemeyen kız.
ben Ankara'da hep sabahlayan kız.
ben Ankara'da en çok Sincan'ı seven kız.
ben kuş alıp adını Etimesgut koyacak olan kız.
ben gece gece Kolej'de ev bakan kız.
ben Anıtkabir'i 6. caddeden görüp heyecanlanan kız.
ben sabahın 6'sında kapıda kalan kız.
ben Ankara'da herkesten nefret eden ve herkesi temize çeken kız.
ben Ankara'da insanların gözlerinin içine baka baka enselerinden öpen kız.
ben Ankara'da yeni tanıştığı insanları dünyanın en ciddi işini yapıyormuş gibi dinleyen kız.
ben Ankara'da gayleri pandikleyen kız.
ben Ankara'da tavla oynayıp 6-4 yenilen kız.
ben Ankara'da doğum gününü kutlayan ve yıllık izin kullanan kız.
ben Ankara'da adam kaldıran kız.
ben Ankara'da adamdan kaçan kız.
ben Ankara'da zengin olma planları yapan kız.
ben Ankara'da dişini kıran, parmağını yaran kız.
ben Ankara'da mantara takılan kız.
ben Ankara'da kedi bakan kız.
ben Ankara'da oturduğu yerde kusan kız.
ben Ankara'da oje çalan, cüzdan çalan, bardak çalan... ben Ankara'daki hırsız kız.
ben Ankara'ya sığınmaya gelen kız.
ben Ankara'da her gününün fon müziği Perfect Day olan kız.
ben Ankara'da saçını sadece Ramazan'a kestiren kız.
ben Ankara'da akrostiş yapan kız.
ben Ankara'da ğğğ ğğğ diye gezen kız.
ben Ankara'da "Anadolu'dan gelen" kız.
ben Ankara'da şiirler şarkılar dinleyen/okuyan/sindiren kız.
ben Ankara'da halay çeken kız.
ben Ankara'da gay ojelerle gezen kız.
ben Ankara'da tavanda ay, perdede galata kulesi manzarası gören kız.
ben Ankara'da öpüşen bulutlar, kalp şeklinde biberler gören kız.
ben Ankara'da yemediği akşam yemeğinin salatasında gözü kalan kız.

yani ben Mina Martini. 
sizi sevmem size ayıp olur mu?

bence ışın karaca her türlü gider. alayına gider.

şimdi bakıyorum hayata 90'lı adamın aşkından ne olur amına koyim diyorum. sonra durup düşünüyorum...
ulan diyorum "sen" diyorum kendime. kendime çok samimi davranıyorum ve "sen" diye hitap ediyorum. diyorum ki "sen ulan sen, bundan tam 11 yıl önce annenden aldığın haftalık 10milyon lira ile o sevdiceğinle kaçmayı kaç kez hayal ettin?". duruyorum sonra. kendi kendimi alenen göt etmiş bulunuyorum. 2000 senesinde 15 yaşımla, isimsiz mektuplarımla, nev'in "19'unda koca bir kadın" dizeli şarkısını dinleyip hüzün yaptığım halimle yüzleşiyorum.
aşk diyorum ne güzel şey.
şimdi kalkıp giyiniyorum. 26 yaşım da benimle geliyor. cihangir'e gidip pazar günü gündüz gezmesi yapacağımı biliyorum. 93'lü kuzenime diyorum, "bu tarafa geçersen haber ver", diyor ki "ben italya'dayım bebeğim, zaten orda olsam da cihangirde ne işim var nişantaşı'na gelirsen sen haber ver" gülümseyip susuyorum. 
oje rengi seçiyorum kendime ve bugün kendimi %89 gay hissediyorum. nasılı yok, %11 de ev hanımıyım. 
şimdi siz benim ne demek istediğimi anlamadınız.
belki diyorum, belki de yüksek lisans yaparım. konudan uzaklaşıyor gibi görünsem de aslında sevgilim, senin içine içine eriyorum.


daha sevişilecek çok yatak var hayatta, bunu biliyorum.


sonra çay içip heteroseksüel toplum kisvesine yenik düşmüş tüm ahmet yıldızları düşünüyorum. gece olunca bir yıldız da içine, ta kendi içine kayacak biliyorum.
şimdiyse tek düşündüğüm lastfm scrobber'ımın neden çalışmadığı.


abim az önce dedi, van'da halka polis dalmış, biber gazı sıkmış. "e" dedim, "normal. türkiyede polis de bir doğal afet." güldü gitti. ama ben çok cooldum. bu lafı söylediğim ve coolluğumu koruduğum için kendime siz diye hitap etmeye başlayacağım...
sevgiler...
Siz.

kök

üç kere üç dokuz eder, bilirsin
birin karesi birdir, karekökü de
bilirsin.


mutlu aşk yoktur, bilirsin
ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında aşkın aşkla çarpımı 
nedendir bilinmez
garip bir biçimde hep sonsuzdur...


karekökü de yoktur!* 

aslında Kızılay Kızılay dedikleri, bizim Bakırköy'den farksız...



yokuştan inerken sadece yeşillik ve daha önce hiç görmediğim bir çok insan yığılırcasına geliyordu üzerime. o yığınlıkta kimseyi daha önce bir yerlerde görmüş olamazdım. şehrin göbeği her nedense yemyeşildi. sonra mısırcı, mısırcıyı da tanımıyordum. gökyüzü karardıkça dudaklarımı kurutan hava daha da sarıyordu sıkı giyinmiş vücudumu. alt geçitler, binilen yanlış metrolar, tuvalletten çıktığında gülümseyen insanlar... bazen her şey çoktur.
gitmek için kalıyordum belki ve belki de kalmak için gidiyordum.
aynı gece gülümseyişim yüzümde asılı da kalabilirdi, kalmadı. istanbul'un neresinden dönsem kârdı. yüklerimi otobüs terminalinde bırakmıştım, 5 gün sonra almak üzere. yüklerim bendi, benimdi. ama derler ya hani, "kalsam da bir yer için, aslında hep gidiyordum". uzun uzun düşünmedim yaptıklarımı, yapacaklarımı. "senden bana yar olmaz" dedim huzur bulduğum bir odanın Janis Joplin penceresinden bakarken. senden bana yar olmaz be şehir. bu sefer herkesi ve her şeyi uzun uzun düşünmekle vakit harcamadım. bilirsiniz sinir olduğum anlar da oldu, kahkahalarımla yan masaları rahatsız ettiğim de.

nerden gelmiştim lan buraya, ne çok şeyi buluyordum bir anda... kısa kesilmiş dedikodular, en sevdiklerine kızmalar, en kızdığını sevmeler... hepsinin içinde buluyordum kendimi... durdum bir ara kalabalığın içinde herkesin yüzüne baktım. bir kahkaha patlatacak oldum, durdum. herkese bakarken aslında bambaşka bir okulun öğrencisiymiş gibi hissediyordum kendimi. ellerime baktım sonra. sabah da ellerime bakmıştım duş aldıktan sonra. tam anlatamıyorum şu an.

canınızı sıkmış olabilirim. siz çünkü, benim canımı arada bir de olsa sıktınız. ama olsundu. 
Teşekkürler Ankara ve ahalisi...
evet, ben onu seviyorum ama onun bana susmayı, yani konuşmamayı öğretmesinden korkuyorum.
Kimi zaman kendinden nefret etmeyi öğrenmek istiyor...
neden kendine böyle bir fırsat veriyor anlamıyorum.

:(

hunili yazı

ben seni düşünürken bazen mesela dişlerimi fırçalarken ya da onu bırak senin yanında giydiğim bir şeyi tekrar giydiğimde yani yıkanmış olsa bile ya da geçen gün parfümümü beğendiğini söyledin ya mesela o gün işte bir de bazen çoğu zaman aslında yani bugün seni düşünüyordum yine mesela radyoda alakasız derecede eski bir şarkı sen sevmeseydin o şarkıyı belki bilmezdim diye düşündüm ve tüm bu düşünmeleri ardarda yaptım lan diye düşünürken otobüsten inecek oldum senle otobüse binmiş miydik diye düşündüm yani ben hep aslında senle falan yaşıyorum ama rüyamda gördüğümde daha garip ve daha sıcak çünkü rüyamda yakın oluyorsun hep iyi davranıyorsun bana diye düşünüyorum kötü gördüysem yani ben rüyamda senin bana kötü davrandığını görsem silerdim bence diye düşündüm bak şimdi de sonra üzüldüm de biraz bir de ben diş fırçalarken dedim ya demin mesela sağ elimle fırçalarım dişimi ve sol elimi nereye koyacağımı bilemiyorum ve hep bunu düşünüyorum neden bunu düşündüm yine diye ama bazen de seni düşünüyorum sadece diş fırçalarken değil sıkça geçiyorsun aklımdan ama bazen demin mesela kara fatma gördüm yine seni düşündüm bu garip tabi biraz biraz derken bira içerken de seni düşündüğümü düşündüm şu an örneğin garip tabi evvela.
özlüyorum yani seni.
"bizim birbirimizden başka kimsemiz yok, bizi biz yapacak başka bir şehir daha yok" dedim.
"sizi çok seviyorum" demeyi de ihmal etmedim.
çünkü herkes bir defaya mahsus bile olsa yaşadığı anın hatasını hayatına sürükler. 
o hatayı o hayattan sürgün edebilecek tek kişi / kişiler ancak, "kız kardeşler belki de anneler"dir.
03-10-2011 / istanbul

7 saatlik yolda hep düşündüm, insanlar birbirinin hayatına neden girer? yok lan şaka ölü gibi uyumuşum. bu söylediğimi şimdi düşündüm. cuma günü ani bir kararla gittiğim ankara'da yine son derece keyifli vakit geçirdim. böyle suyun üstünde kayar gibiydim sanki.
herkesin orada olduğu, rakı içtiğim, içip sapıttığım, bir erkeğin zavallılığını gözlerimle gördüğüm ve -evet- gülüp geçtiğim, bunun dışında güzel bir sürü insanın zayıf yerlerini gözlemlediğim,bir o kadar da zayıf yerlerimi gösterdiğim, bir adamın duymak istediği şeyi söylemek, bir kadının öylesine içten güldüğünü görmek...
...derken geçti bu hafta sonu da. hatta belki en eğlendiğim ankara yolculuklarından biriydi. salt eğlence manasında.


bir de sırf bu orospu çocukluğunu unutmamak için yazayım buraya, sonra "sen canımsın" diyerek dizime kapanan insanları affetme zayıflığında bulunmayayım. diyorum ki, insanlar en çabuk kendine sadakat, sevgi, şefkat gösteren insandan vazgeçebiliyor ve atarlanabiliyor. yoksa sizin efendim sizin ağzınız süt kokarken ben böyle orospu çocukluklarını zaten görmüş geçirmiştim.


ama ankara var işte. ankaranın denizsiz ama yosunlu kumaşı var.

sübügdudagyanaggöbeg



belki de bir tek sana anlattığım bir çocukluk anım var benim.
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Kim anlayabilir içimdeki kaygısız acıyı, nasıl atılırım kaygılara fark etmeden, nasıl yıkılırım, yenilirim kendime!... Aynadaki yeşil gözler "uyu" der bana, "git... yat... uyu..." Uyutsaydın beni, ölmezdin ki!... Aşkın keşke Mozart yanını sevseydim. Keşke, o zaman yanmazdı canım. Ve içerde kitap okuyan kadına "beni bırak" diye yalvarırdım her saat başı yeniden... Kızma bana! İstersen Uyutma! Seni hep affederim...*

*Umay Umay
beklemek, adı mıdır zamanın?



sevgilim!
o gün söylediklerimizi yaşamak mıydı kaderimiz?
belki de kederimiz...
yıllar önce sevgilim, yıllar önce tükürüp bugün yalamak varmış kaderimizde.
sevgilim...
sen o cümleleri kurmasaydın, konuşmasaydık karşılıklı...
bugün neresinde olurduk hayatımızın, hayatlarımızın.
yıllar önce sevgilim, yıllar önce... 
biz seninle bu acıya göğüs gelebilirliğimizle zaten yüzleşmiştik sevgilim.
ölümden daha ızdıraplı sahnelerde oynadık seninle, yıllar önce ölümü bu kadar tiye alma sebebimiz bu muydu sence?...
geçen yıllar ve tüm bu yaşananlar bana tek bir şeyi söyletiyor;
bir yerden aşağı, çok aşağı düştüm. zaman solgun, sessiz, gri bir koridor. 
orada beraber daha çook uzun zamanlar üşürüz biz...

değil mi sevgilim; benim... 

sen...


hıçkırık sesi,
kalbin iğnesi,
hatıra izi,
filmimin sonu,
annemin yüzü,
tuzumun buzu,
saçımın teli,
yaramın tozu, 
son öpüş gibi...

sen benim aşk mektubumsun...*
*umay umay
söz veriyorum.
ben en başta "gitme" diyebilseydim
 ya da 
sen hiç gelmemiş olmayı becerebilseydin 
daha mutlu olmazdık,
 sevgilim.

fonda:queen - love of my life.mp3

rüyalarda buluşuruz


selam biz böyle takılırız. şaka şaka, ergen gibi içip ağladığım sanılmasın. bu benim rüyamın fotoğrafı. birinin gözyaşı ben ve bir bira kapağı. bunlar arkadaşımmış. gözyaşı benim için ağlayan birininmiş. sıcacıktı lan hissettim hatırlıyorum. bira kapağı ise sanırım orada bize dahil oldu, emin değilim, eski bi arkadaşım da olabilir.
hayırdır inşallah...



kendime not: evetbu ara yalnız ve mutsuzum!
hiçi sevdim.
hiç de beni sevdi, hiçleştik.
ona çokumu verdim,
hiçini aldım.
piç etti içimi.
içliyim.
hiçini al, çokumu ver...*


*gaye su akyol
eğer bir şeyin hayalini kuruyorsan, o şey asla hayalini kurduğun şekilde gerçekleşmez. gerçekleşebilir belki, ama o haliyle değil. o yüzden hayal ettiğin şeyi bir bakıma hayatından silmiş olursun. o anı bir daha asla yaşamayacaksındır.*

iyi ki varsın, iyi ki sevmişim seni...

yavruağzı bir yuvarlak var ortada, çiçeğe benziyor ebruli
tirşe bir telaş var şu köşede, uçuk mavilerin arasında
şarkılar bir renktir çoğu zaman, ben bir ressamım işte o zaman


özenle seçilmiş sözcükler yüzlerce aday arasında
sıkıştırılmış bir tuğla gibi artık ayıramazsın birbirinden
şarkılar bir şiirdir çoğu zaman, ben bir şairim işte o zaman


oyun var oyun var şimdi  başlıyor, ancak hangi yan sahne belli değil
bu kaçıncı perde hiç yorulan yok, gerçeklerde düş var düşler gerçeklerde
şarkılar bir oyundur çoğu zaman ben baş roldeyim işte o zaman


sen varsın iyi ki varsın yanımda dokunmak istiyorum saçlarına
yaşamak zor gerçekten zor birlikte, şu resimde bu şiirde 
şarkılarım senindir her zaman, ben sen oldum işte o zaman...

yalnızlık yemini

çamaşırlarımızın aynı ipe asılıp, aynı sepette ütüsüz tişörtlerimizin olacağı, ayakkabılarımızın dolapta üstüste duracağı günler yakın sevgilim. en az, "10 dakikaya evdeyim, istediğin bir şey var mı vee bir kahve yapsan nasıl mutlu olurum" demek için beni arayacağın günler kadar yakın...


benim yeminim yalnızlık yemini sevgilim, sen gelene kadar bozulmayacak...

ben hep koştum!



ben normalde bugün iş çıkışı yarı baygın bir şekilde eve gelip, bir duş alıp, feysbukuma, lastefemime ve tivitırıma bakıp yatacaktım. ama ne yaptım?
geldim, marketlerde kedi kumu kabı aradım, whiskas olmayan mama aradım, kedi kumu buldum, koşa koşa eve geldim. anahtarla açtığım kapıdan beni vanilyalı kızım shela karşıladı. gördüğüne sevindiğini gösterircesine bacaklarıma süründü, mırmırmır dedi. koştum odama balıklarım gabriel ve raphael'e mamalarını verdim. koştum içeri shela'ya tavuklu mamasını verdim. o hapur hupur mamasını yerken koştum kendime biraz süt koydum. sütü de ısınsın diye dolaptan çıkartıp tezgaha bıraktım. sonra koştum shela'nın yeni kum kabına yeni kumunu doldurdum. o sırada o da mamasını bitirdi hemen çiş yaptı. sonra o yalanırken koştum gabriel'in ve raphael'in suyunu değiştirdim. fanusu abimin odasına koydum, çünkü shela onları farketti :) sonra minik ve sivri dişli kedi tarağını alıp shela'yı taradım. gözlerini kısıp mırıldanmasına paha biçilemez.
ardından mutfağı topladım kahve yaptım ve şimdi oturdum inanılmaz bir sevgi yoğunluğu ve huzurla bunları yazıyorum. içimde verilmeyi bekleyen ne çok sevgi ve şefkat varmış, ben bile şaştım...


ve tüm bunları ben ben olduğum için yaşıyor olsam da, adı geçen tüm minik kalplerimi hayatıma sokan gündüzyüzlükız'a ne kadar teşekkür etsem az. hayatıma giren bir minik kalp olarak ona da teşekkürlerimi iletmeden geçemezdim...


çok çok teşekkürler :)
"kadınsın lan sen" dedi gülümseyerek; yan yan gülümseyerek. sonra da, "çok güzelsin" dedi. pürüzsüz cildim değildi bahsettiği. 
O, benim içimi görmüştü...

beni çağırdığını duyarak uyanmak...
daha güzeli beni senin uyandırman olabilirdi, sevgilim, benim...
en az benim kadar sessizdi. Benden de sessizdi. Kendi sessizliğimi bir kenara koyup, onun bana dokunan sessizliğini kırmaya çalışırdım*


beni içine al artık, seni mutsuz kılan duyguyu kırmak istiyorum...**


her şey bir kenara, bana sorarsanış aşk, kül hece şarkısını dinlemenin yanı sıra, biraz da maşuk kişinin iyiliği için dua edebilmek, onun iyi olmasını istemek ve bunu -tam anlamıyla olmasa da- amaç edinebilmektir.
eğer aşıksanız, pişmanlığa yer yok hayatınızda.


bir de herkesin aşk anlayışının aynı olmadığını hatırlamak gerek arada. sevginin en yoğun hali değildir aşk..
değildir işte..
çok daha güzel ve çok daha anlamlı bir şeydir aşk..


* ve ** : birhan keskin

VISA Vol.japon balığı


cevizlibağ'dan taksime gelmek 2.75tl
cihangir'de kebap 9tl.
kahvede orta şekerli türk kahvesi 5tl.
hiç tanımadan çok tanıdığın bir kadının senin için bir şey yapmasına 
paha biçilemez...


teşekkürler: gündüz yüzlü kız

kadın silahtır...

"koca bir kumarhanedeyiz. takriben las vegas’ın en fakir bölgelerinden biri, ellerde viskiler, sigara dumanından göz gözü görmüyor. orta kulvardan bir kadın, elinde yelpazesi, gözünde kemik gözlükleri, kırmızı rujlu, nerdeyse benden uzun… girdi mekâna.

yan masama oturdu, üç erkeğin yanına. kadını gördüğüm anda onu izlemekten kaybetmeye başlamıştım, gözüm başka bir şey görmüyordu. kadının masasından bir ses yükseldi:

-seni fahişe, hile mi yapıyorsun?
kadın çantasından silahını çıkarıp adama tuttu ve:

-fahişeler hile yapmaz, annenden yanlış öğrenmişsin, dedi. masaya ruj izini bıraktı ve adama silahını tutarak mekandan çıktı, tonla para kazanmıştı. paranın bir kısmını alıp, geriye kalanını silahı tuttuğu adamın yüzüne fırlattı. adam korkudan altına işeyecekti nerdeyse.

arkasından koştum hızlıca:

-hanımefendi, bakar mısınız?
-ne var?
-rujunuzu kendiniz mi sürdünüz, yoksa başka bir erkek mi?
-sana ne, neden soruyorsun?
-o adamı öldürebilirim de ondan.
 (kadın gülümsedi)
-ben sürdüm, erkekler kadınlarının rujunu sürmez, yalnızca öper.
-o zaman, sizi öpebilir miyim?
-silahım var, git başımdan.
arabasına binerek mekandan uzaklaştı kadın hızlıca. arabaya binmeden bir kart bıraktı yere, koştum kartı aldım ve kartta şu yazıyordu: 
”BİR KADINI ASLA ÖPMEK İSTEME, O ZATEN ÖPMEK İSTEDİĞİ ZAMAN ÖPECEKTİR. AYRICA; KADINLAR ZATEN SİLAHTIRLAR, SİLAHI OLAN BİR KADINLA UĞRAŞMAK İKİ KEZ ÖLÜM TEHLİKESİ DEMEKTİR.”

işte o günden beri yediğim kurşunun yarası geçmedi, ikinci silahıyla gelip beni vurmasını bekliyorum."*

*Alıntıdır.

yalnızlık



o günleri hatırlamak yüreğime bir taş gibi oturdu şimdi.
sevgi neydi, aşk neydi, özlemek neydi?
bu kadar birbirimizin içine işlemişken, nasıl bu kelimelerden farklı şeyler anlayabiliyorduk. belki aynı şeyi anlıyorduk da, bir şeyler vardı aynı olmayan. aynı olması gerekirken aynı olamayan.
yormaktan anlıyorduk bir tek. birbirimizi öyle güzel yoruyorduk ki, birbirimizin gözlerine bakıp içten içten gülümseyip, midesini deşiyorduk birbirimizin alttan alttan.
şimdi seni özlüyorum. her konuşmamızda biraz daha özlüyorum hatta. her seferinde sana akmak, her gidişinde ve susuşunda tekrar toparlanmak...
bir ihtimalim oldu senden sonra, o da olmadı hatta. olmuş muydu daha önce. 
ihtimal?
muhtemel?


ağladım demin. sırt üstü yatmışken, gözyaşlarım kulaklarıma doğru akarken...
sonra burnumu çektim. burun çekmek ağlamanın kod adıdır.
ağladım ben. bunca zaman sonra, yine senin yüzünden...
hem de sen bir şey yapmazken...
bende bir izin bile yokken ...


tüm yalnızlığımın sebebi olmandan başka...




fonda: motoboy - early grave / pain of salvation - undertow / songs:ohia - lioness


Neydi, nasıl oldu, Ramazan ne ara geldi hiç anlayamadım bu sene. 2010/2011 birbirini kovalarcasına geçti. belki de sahiden yaşlanıyorumdur. Eskiden ramazan öncesinde abimle alışverişe gider bir sürü şey alırdık. Hem sahur hem iftar için. Annem oruç tutmaz, abimle ben ise hiç kaçırmazdık. Bu sene çok sıcak olduğundan mütevellit ben "eziyetle ibadeti ayırmak gerek" diyerek tutmadım oruç. Allah affetsin. Abim azimle tutuyor. Sahura kalkamadığında da tutuyor evet abim mal


Ramazanın o en sevdiğim anlarını yaşayamadım henüz. Ne bir iftara gidebildim, ne bir kalabalığa girebildim, ne sahurda mahmur mahmur gözlerimi ovuşturabildim. Hafta sonu tutarım, evde zaman geçer diyordum, yorgunluktan yattığım yeri bilmez halde uyumuşum...


Bu ramazan eski ramazanlar gibi değil. Babamla iftara falan giderdik biz. Babam aramayalı kaç hafta oldu? Doğum günümde bile aramadı. Abim desen geliyor iki parça yemek hazırlıyorum ona erken gelebilmişsem, sonra soda içip yatıyor. Annem genelde yazlıkta oluyor. Ben de masayı toplayıp ya bir kitapla yatağıma uzanıyorum, ya bilgisayarın başına geçiyorum. Anlayacağınız bu sene ramazanın hiç tadı yok. Bu sene başka şeyler peşindeyim.


İlk 2-3 günde ramazanda olduğumuzu hissettiren tek bir şey oldu, "ramazan davulcusu". Geçen sene Ramazan'da Ankara'daydım bir hafta sonu ve yine sabaha kadar oturmuş konuşuyorduk kelepir kadınla. "ramazan davulcularından nefret ediyorum" diyerek kafasını yastıklarla kapatmıştı. Ben de gülümsemiştim kaşlarımı kaldırarak. İlk 2-3 gün ramazan davulcusunu duyup, uyku sersemi o günlere dönüp gülümseyerek ayıldım, dualar ettim. "Allah'ım şu mübarek Ramazan gününde..." diye başlayan, Ramazan'da olduğumu hissettiren cümleler kurdum.


Ne kadar umursamaz görünsem de, ne kadar sevimli anılarla ansam da ramazanı bu yıl, hiç tadı yok yine de. hiç keyfi yok Ramazan'ın. Belki de bir akşam bir ya da bir kaç sevdiceğimle bir Sultan Ahmet, bir Feshane (hala varsa) gezisi yapar, merdivenlerde açarım iftarımı da o zaman bilirim ki Ramazan'dayız. 
O zaman bilirim ki Ramazan sevgi dostluk ayı.
O zaman bilirim ki nefse hakim olmak zamanı.
O zaman bilirim ki hoşgörü diye bir şey var.
O zaman bilirim ki gökyüzü başka...


Evet Ramazan'da -en azından İstanbul'da- gökyüzü bir başkadır benim için. içimi kıpırdatır, pembelik, kızıllık verir içime... bu Ramazan diğer Ramazanlar gibi olmadı hiç. Hiç içime sinmedi ilk haftasında. hiç kalbimi attırmadı bir kaç sabah ezanı ve abimin ilk iftarı haricinde. Belki toparlar bu haftadan sonra ya da hissizlik, isteksizlik bendedir, ben toparlarım, kim bilir...


Hayırlı Ramazanlar...


ps: bu yazıyı yazdıktan sonra eski Ramazan yazılarıma bir bakayım dedim. aslında bu sene de değişen bir şey yokmuş, şöyle demişim geçen sene "Bu ramazan en çok yapmak istediğim şey başkalarıyla başka evlerde iftar sofralarına oturmak. evet arzum budur." Anlaşılan o ki ben Ramazanın tadını, başkalarıyla yaşadığımda alıyorum. Çok hoşuma gitti bu :)

Yola Çıkmalı (hemen)

söylesem anlar mısınız ben çıkamadım içinden...
izlenip fişlenmeler maksat kolaylık,
arada ağlar mısınız siz de yerli yersiz,
gizlenip saklanmalar el mecburiyetten...

ah kelimeler dünyası züğürdün rüyası,
içinizden hanginiz cesursa öne çıksın hemen.
ama bence kaçın düello bu, kaçın manasız;
yarıştırılıp, yarıştırılıp, yatıştırılırsın.

yola çıkmalı
yola çıkmalı
yola çıkmalı
hemen!

ne isem ne kadar isem kabullendim gitti.
hani yetebilseydim değiştirirdim vitrini.
azıcıkmışım anladım görüp hissettikçe,
suyun ağacın toprağın bilgeliğini...*

bugün de newton olamadım anne. bugün de çok para kazanamadım. bugün de kimse seni tebrik etmedi benim yüzümden ve bugün de babam aramadı anne. bugün de sadece kitap okuyup bir şeyler yazdım. sadece kendim için yazdım o yazıları anne. buralardan gitmek için yazdım. nereye ya da kime gideceğimi bilmesem de aslında biraz biliyorum gitmem lazım anne. herkesin istediği çocuk olamadım, bunu bir ben bilirim anne. çünkü uzaktan bakınca ben o "herkesin beğenip övdüğü" çocuğum hala.
söğüdün dalları henüz eğilmemişken anneciğim, abimi kimse üzmeden, azıcık sürtecek olmayı çok da dramatikleştirmeden gitmek gerek, yola çıkmak gerek bazı bazı. bir alışılmışlık var işte. yalnız olmaya, kendimi bir türlü tam olarak anlatamamaya, tam anlattım derken karşıdakinin kafasının başka yerlerde olmasına...
artık dayanamıyorum. nilgün marmara olamadım ben anne, olamayacağım da, hiç o kadar cesur olamayacağım. çok fazla arka bahçe görmüşsem de tümünü göremedim anne. 
senin de dediğin gibi kırılgan ve hassasım, ama orospu diyorlar anne, güçlüsün diyorlar. gülüp geçiyorum. eve gelip ojelerimi çıkartırken ağlıyorum. 
tutunamayan bir kadını tutmaya çalışmakla geçti ömrüm şimdi ben tutunamıyorum. anlatsam anlar mısın anne?
bazen dayanamıyorum... bunca yüke dayanamıyorum. "insanlar neler yaşıyor" demesinler bana, ben bu kadarını taşıyamıyorum.

ama iyiyim. ben çok iyiyim. uyuyabiliyorum da. uykumdan uyandığımdaysa gülümsüyorum doğmamış ya da doğmakta olan güneşe. 

yola çıkmalı anne. gitmeli tozunun bile bilinmediği şehirlere, gidilmeli bilinmeyen tenlere ve geri gelinmeli.
geri dönmek farzdır benim gibilere... hele bir gitmek olsun bir yerden bir yere. hele sırtına çantayı takmaz olsun.

belim ağrıyor anne, camları yarın sileceğim...

*sezen aksu
fonda: nazan öncel - bu havada gidilmez / gidelim buralardan

gülümseten...

geceyi uyutan gündüz yüzlü kız...
bir gece uyandıkça yanımda görmek için seni, bin kere uyudum...
sabah yola çıkmalı, durup eşyayı dinlemekten iyidir yola çıkmak.*


*ece aksoy
bana turuncu balık alır mısınız?
sensizliğe lanet edip, yokluğun ve olmazlığın yüzünden sana küfürler yağdırıp, beni üzmelerine ağlarken gecenin bir yarısı...
...kapı çaldı.
sen geldin.

aycabud'u!

 tam 10 gün. 
10 koca gün ankaradaydım.
10 koca gün gözlerim parıldadı.
doğum günümde de oradaydım.
aklımda anlatamayacağım kadar çok cümle var.
çok öfke, çok sevinç, büyük kahkahalar, tatlı kahırlar...
yazamayacağım hepsini.
sadece birkaç şey geliyor aklıma...

o oda...
o oda nelere şahit.
o oda neler duydu, neler gördü.
nelere güldü bizimle, nelere ağladı.
ve bizi bir galata kulesi gölgesiyle ödüllendirdi.
o kafe bana neler gösterdi, neler dinletti
ne sürprizler yaptı, içimi masaya koydurttu, limonata içirdi, peçete katlattı.
o ev bana nasıl kendimi yansıttı.
nasıl sabrımı ölçtürdü...
kendimle yüzleştirdi...
şimdi garip bir yerdeyim. bir sürü haller içindeyim. şehrime ayağımı basar basmaz yüzüme çarptı o nemli hava gerçekleriyle birlikte. çok güzel uyudum ama, bebek gibi uyudum. biraz eksik uyudum. alıştığım şeyler oldu ankara'da. ezanı duymadan uyumuş bulundum. farkedince gülümsedim.

oradaki herkes için ve kendim için düşündüğüm tek bir cümle var;
her şey çok güzel olacak.

ve şehir...
o şehir...
nihayet gri görebildiğim, ben giderken ardımdan pıt pıt damlalar döken şehir. evin evim değil, parkın parkım değil, manzaran manzaram değil. hiçbir şeyin hiçbir şeyime benzemiyor be Ankara... bundandır senden vazgeçemeyişim belki de...
susuz ada'm...

ps1: kadının adı ayşe.
ps2: sırf bugün de orada hissetmek için kendimi, kırık kalp fırlatan kız tişörtümü giydim. 

"meğer benden pek haz etmezmiş"

çok şaşkınım lan şu an...
çok acıdım.
hiç sevmemiş, hiç sevişmemiş insanların benim sevdama gülmesi, gülüp geçmesi hatta.
ben aşkımı yaşıyorken, kalbimin attığını hissediyorken, bazen kahkahama bazen acıma sarılıp uyuyorken neredeydiniz? olmazlar, olamazlardaydınız.
susmalıyım. susacağım...
kırgınım kızgınım...
kim yanınızda oldu lan benim kadar.
ayıp olmaz mı?
ama siz, güvenip karşılığını alamadıklarım;
"eksik olmayın,
bir başka sefere yine beklerim"...
fonda: candan erçetin - parçalandım.mp3

hiçbir zaman...

hiçbir bekleyiş onun gibi olmadı ve hiçbir veda da...
hiçbir şarap böyle akmadı ve hiçbir bira da...
hiçbir sabun böyle kokmadı,
hiçbir el bu kadar kirlenmedi,
hiçbir ten bu kadar terlemedi,
hiçbir dokunuş bu kadar masum olmadı,
hiçbir ayrılık bu kadar güldürmedi ve hiçbir beraberlik bu kadar üzmedi.
hiçbir yemek böyle lezzetli olmadı,
hiçbir şampuan böyle kokmadı,
hiçbir parfüm böyle kokmadı,
hiçbir cadde bu kadar kalabalık olmadı,
hiçbir insan bu kadar yalnız olmadı,
hiçbir alarm sesi böyle gülümsetmedi,
hiçbir çay böyle ısıtmadı,
hiçbir köfte böyle doyurmadı,
hiçbir kişi onun gibi sevmedi,
hiçbir kişi onun gibi sevilmedi,
hiçbir gülüş onunki gibi olmadı,
hiçbir bakış onunki gibi yakmadı
hiçbir zaman benim olmadı...

söz verilmez ki...

söz tutulmaz aslında. söz tutulsaydı verilmezdi. tutulur giderdi. kimse üzülmezdi...
ben de sözler verdim. tuttum ben hepsini. söz olsun diye vermediğimden,
kendimi bildiğimden,
kalbimi bildiğimden,
yaptığım her şeyin sebebini bildiğimden
yaptığım her şeyin arkasında durabildiğimden...


"neden özlüyorum bu kadar" demedim hiç.
"neden seviyorum bu kadar" da demedim.


"seni seviyorum ama...", "seni seviyorum çünkü" dedirtmediler bize. "amasız, çünküsüz sev" dediler. yalan söylediler.  tarkan geldi şimdi aklıma...
bana kimse sevmeyi öğretmedi, herkes bir başka sevdi, herkesi bir başka sevdim. 
söz vermemeye çalıştım, verdimse verdiysem de tuttum.
tuttum bırakmam...


şimdi sevgilim sen...
sen ve ben...
bir özgürlük çayına hasret mi öleceğiz?


ne kadar çok şey düşündüm şu yazıyı yazana kadar.




...ve sevgilim sen ve ben ne kadar çok soyduk birbirimizi yıllarca an be an, ama hiç çıplak kalamadık; farkına varmış mıydık?
unutulacaksın, unutulacaksın
yalansa tükür yüzüme!

evrene mesaj yolluyorum bir kaç gündür. sikrıt kafasıyla. tam oluyor diyorum olmuyor. bazen çok karaktersiz bir insan olup çıkıyorum. ona öyle buna böyle konuşup bambaşka bir şey yapıyorum. etreh diye bişey var grup mu adam mı bilemedim. ağrı diye bir şarkısı var, sevgilimin adını ağrı koydum. batsın ama acıtmasın gibi. arada sızlamak gibi. 
ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı !
kanıma girdi ölüm
içime sızdı ölüm
dilimde kaldı o ağrı
ağrı ağrı...
götür beni yuvana
çıkar hadi odana
içir bana o zehiri
ağrı ağrı...

anlayacağını sikrıttan, evrene mesaj vermekten de kar yok.
net bir şey var, unutulacağımız. ne yaparsak yapalım, ne güzellikler yaparsak yapalım, en büyük kötülükler daha akılda kalıcı olacak.
insanlar yanlış programlanmış. Bu nedenle Tanrı'yla problemlerimiz var. Çözemedik yıllardır. Haklı olduğu şeyler olsa da kızgınım ona.


...
bilip bilmeden konuşuyorsun. ciddiyim bak. benim ne hissettiğimi / ne hissedebileceğimi düşünmüyor ve tahmin edemiyorsan konuşma. yaşadıklarımı bilmiyorsun, bildiğini sandığın o keyifli hayatı yaşamıyorum ben. bak ben senin ne yaşadığını biliyor muyum? hayır! kurcalıyor muyum, yorum yapıyor muyum? hayır! 
bana laf sokmalarla gelme, çatur çutur sen burada ne demek istedin, ben şöyle anladım de. sen bana bunu mu demek istedin de, bana ne yaptın çocuk de. hepsine razıyım. hepsinin uzlaşmacı bir sonu olabilir. ama ordan buradan laf göndermekle, laf sokuşturmakla olmaz bu. haklıysan zaten gel tükür istersen yüzüme. haksızsan da çirkefe dökme artık, gözlerime bir bak. sana benim kadar anlayışla yaklaşan kimse olmamıştır / olmayacaktır. buna da eminim.


şimdi ya net ol, yüzüme konuş.
ya da öyle mıymıy görmezden gelmelerine devam et.
seni şimdi bir yabancı gibi karşıma alıp
sanki senden bahsetmiyormuş gibi yapıp
sanki benden bahsetmiyormuş gibi 
hatta bir aşktan bahsetmiyormuş gibi
fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana.

yılları ve yolları, limanları ve fırtınayı
ve aşkın belki adı geçmeyen kuzeyini
aşkın bu kuzeyden nasıl düşürüldüğünü
artık sonsuza dek yitirdiğimizi, büyünün bitişini

hiç gerekmeyen yıllarda huzur, çok gereken yıllarda da fırtına
nasıl yaşanır onu anlatacağım.

seni bir yabancı gibi karşıma alıp
bunun dayanıklı bir şey olmadığını
sürekli kılınamadığını, çünkü aşkın
yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu,
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü,
oysa hayatın bir alışkanlık bütünü olduğunu,
bütün bunları sana nasıl anlatacağım?
birhankeskin
çiçek dürbünü.
...
çünkü biz ikimiz
yanlış yapamayacak kadar yalnızız.

sesler yalanlar mı geceleri
göz uçlarına tırmanan siyah tavşanlar
akşam inince kaybolur mu?
sizi seviyorum.
sizi pek seviyorum.
sizi sevmem bize ayıp olur mu?
...



küçükiskender

ben hep rengarenk...


bazen çok sızlıyor sevgilim.
onun dışında idare edilemez bir yokluk değil.
öldüren bir acı değil.
dişin hava alması gibi, bir şiirde bir şarkıda burnumun direği sızlıyor,
sonra geçiyor.

kendime yeni uğraşlar buldum ama bu sefer akıllı olacağım sevgilim,
merak etme.
üzmeyeceğim kendimi.
kardeşim, canım diyenlere öyle kolay kolay inanmayacağım.
ve gitmekse istedikleri, bırakacağım sevgilim.

o bahsettiğin adamları da üzmeyeceğim söz.
kimseyi üzmeyeceğim sevgilim...
velev ki, ibneyim...
bugün ağaca çıkıp dut yedim. hem de 1 kilo falan (gözlerim çapaklanmasa bari :P)
bugün ağaca çıkıp kiraz da yedim.
bugün ağaca çıkıp erik de yedim.
bugün anneanne makarnası yedim.
bugün dede mangalı yedim.
bugün teyze kızartması yedim.
bugün enişte salatası yedim.
bugün büyük teyze pilavı yedim.
bugün uyudum.
bugün kumsalda yalnız yürüdüm.
bugün deniz kıyısında yalnız başıma taşlar sektirdim.
bugün kuma adımı yazdım.
bugün köpekler sevdim.
bugün bilmediğim birini bekledim.
bugün bir şey duydum.
bugün duyduğum şeye çok ağladım.
o kadar ağladım ki içim uzadı. tuvalette ağladım. sesimi çıkartmadım. gık demedim, içime ağladım.


bazen biri bir şeyler anlatırken sizin yaranıza öyle bir dokunuyor ki, öyle bir kaldırıyor ki o kabuğu, siz bile inanamıyorsunuz. büyük teyze ile dedem ardarda aynı cümleyi kurduğunda,hakkında konuştukları insanı düşündüm sonra serbest çağrışımlar beynimdeki tüm kıvrımlardan ışık hızıyla geçerek o son yudum kolayı genzime kaçırdı. öksürerek kendimi tuvalete attım. ağladım ağladım. hassiktir abi, çok ağladım. kanlanan gözlerime "kafana güneş geçmiş olmasın" diyen teyzemi öptüm, usulca yemeğimi bitirdim. 
oysa en sevdiğim tişörtümü giymiştim.
öyle işte.
bir şey hoşuna gittiğinde gülümserdi.
gülümsediğinde dünyada beyaz bir delik açılırdı.
ben o yaz o beyaz delikten içeri atladım.
...
kalsan da bir yer için, aslında hep gidiyorsun.
...
ortalıkta dönen yalanlarını hissettim, hep.
isteseydim kolayca ortaya çıkardı.
İstemedim. Senin kendinden kaçırdığın şeyleri
ben nasıl ortaya koyardım!
...
insanın yüreğinden geçmeyen borçlar ödenmezler.
...
hiç gerekmeyen yıllarda huzur,
çok gereken yıllarda da fırtına
nasıl yaşanır onu anlatacağım.
birhankeskin

12 yiğırs ego!

12 yıl lan. 12. ne uzun bir süre. yaşlanmışsın sevgilim. adeta yaşlanmışsın. bir o kadar da güzelleşmiş, olgunlaşmışsın. koku hafızam unutturmuş bana seni. sevgilim, ben seninle hem küçük bir çocuk, hem genç bir kadın hem de aklı başında bir adamdım.
 ama ne zaman ansam seni, dilimde hep aynı şarkı:
çığlık çığlığa titriyor deniz, 
ben seni çok özledim, yalnızca biz ikimiz...

Trans Onur Haftası

tek istenen şey tanınmak. "biz varız, burdayız" diyerek sesini duyurmak. tek istenen anayasanın 10. maddesinde "kanun önünde eşitlik" başlığında tanınmak. aslında böyle bir talebe gerek bile olmamalı. çünkü yasa şöyle diyor: "herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. bu da transeksüelleri içine alması gereken bir madde ama hala onlar bunun savaşını veriyorlar.
19 haziran 2011 tarihinde taksim meydanı transeksüeller, gökkuşağı bayrakları, eşcinseller, heteroseksüeller, çiftler, tekler, gayler... ayrımsızca eğlendiler. hem de transeksüeller için. fotoğraflamak istediğim o kadar çok kare vardı ki.
"hayatımda bu kadar ibneyi bir arada görmedim" diyen insanlardan tutun da; elele, müzik ve ritimle kopan heteroseksüel ve eşcinsel çiftlere kadar ne kadar enteresan kareler vardı. meydandan tünele kadar süren yürüyüşte bizim arkadaşımla en çok dikkatimizi çeken şey, etraftan bakan gözlerin kendine güvensizliği, orada bir şekilde "ben buyum" veya "ben bunları destekliyorum" diyebilen insanlar kadar olamamak. öylece bakıyorlardı yüzlerinde boş bi rgülümseme ile. kimisi alkışlayıp destek olurken yaşlı başlı amcalar telefonlarına çekiyordu transeksüelleri ve gökkuşağı bayraklarını. "ne yapacak acaba, eve gidip çocuğuna mı gösterek" demeden de duramadım.
şaka bir yana, her şey bir yana, orada onlarca hatta belki yüzlerce insan bir şeyin birliğini beraberliğini ve özgürlüğünü yaşıyordu, o hava mükemmeldi. binbir renk vardı, herkes gülüyordu, bambaşka muhabbetler bile dönse herkes eşitlik için, hakları için, nefret cinayetlerinin politikleşmemesi için oradaydı. birilerinin o yürüyüşten haberi bile olmayacak belki, ama bir o kadarı da imrenerek baktı onca güzel insana...
hiçkimse, hiçbir zaman öteki olmayı haketmez, haketmemeli. sevdiği için, ruh ve beden uymadığı için asla ötekileştirilmemeli. Nice trans onur haftalarına...


16-19 haziran 2011 / istanbul


daha geniş bilgi için;


http://transpride2011.tumblr.com/
http://www.istanbul-lgbtt.org/lgbtt/
http://www.vol-trans.blogspot.com/

ilginizi çekebilir: transamerica

Helal Olsun


Anadolu Ajansı muhabiri Kayhan Özer, o özel anı sabitlemiş. Milliyet’te çıktı. Mükemmel bir hatıra fotoğrafı doğrusu.
Peron ya da balkon konuşması öncesi danışmanlarından bilgi alıyor.
Danışmanlar, rolünü abartan hademeler gibi karşısında el pençe divan durmuşlar; kahramanımız bir hususta kendilerini ikaz ediyor.
O odanın resimlerini daha önce de görmüşük. İddialı bir estetik önerisi.
Selçuki desenli kapının iki renk masa üstünde tekrarı, arka duvarın tuhaf ‘mış gibi’ kaplaması, önde dengede donmuş altın terazi vesaire...
Erdoğan kravatı atmış, rahat bir anında.
Onlara ne danışıyor olabilir? İnsan, karşısında hazırolda bekleyen adamlara ne danışabilir?
Erdoğan, bundan yıllar önce, Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Liderlik ve Kamu Yönetimi Araştırma Merkezi’nde kurulan ‘Hükümet ve Liderlik Okulu’nun açılışında konuşmuş ve ezcümle, “Şüphesiz ki lider olunmaz, lider doğulur” demişti.
Lider doğmuşluğundan hiç kuşku duymadığımız Başbakan seçimlerde karşısında çırpınan sonradan olmalardan helallik istiyor şimdi.
Bütün incittiklerinden. Kendisi de açmış olduğu davalardan vazgeçerek başladı.
Güçlü olanın barış elini uzatması liderliğin şanındandır elbette.
Güçlü olanın ilk özrü dilemesi.
Biz de hakkımızı helal ediyoruz hep birlikte.
Bunca uzun iktidarın süresince halkı boşa sevindirdiğin ve Kürt sorununu barışa bağlamak konusunda hiçbir başarı elde etmediğin halde toplumun yarısının oyunu aldığın için sana helal olsun.
Özgürlük vaatlerinden çoktan caydığın ve özgürlük taleplerinin hepsini büyük bir saygısızlıkla yok saydığın halde yine oyunu çoğaltabildiğin için sana helal olsun.
Rakiplerinin zaniliğini, Aleviliğini öne çıkararak oy istediğin ve kazanabildiğin için sana helal olsun.
Ucube deyip ‘Allahuekber’lerle heykel yıktırdığın, sonra Azerbaycan’a selam yolladığın ve bunlara rağmen samimiyetinle sivrilebilmeyi başardığın için sana helal olsun.
Basın özgürlüğüne hiç yüz vermediğin, gazetecileri ve gazeteleri sonunda toptan hizaya getirebildiğin için sana helal olsun.
Sana muhalif bir göstericinden “Kadın mı kız mı bilmiyorum” diye söz edebilip bunu bir de bir güzel açıklayıp milyonlarca kadın seçmenden oy alabildiğin için sana helal olsun.
Vahşi polisinle gurur duyduğun, onun öldürdüğü muhalifini ardından öfkeyle anıp da inançlı seçmenden bunca oy alabildiğin için sana helal olsun.
Bunca şefkatsiz, bunca nobran, bunca nadan bir lider olarak baş tacı edildiğin için sana helal olsun.
Şimdi danışmanlarını karşına dizmiş, onlara yeni stratejiler dikte ediyorsun.
Ama unutma. Liderlik, bütün insana aykırı kurumlar gibi son derece gerilimli bir ikbal kapısıdır. O Kızılderili atasözünün dediği gibi; “Peşinden gelen kalabalık seni takip mi ediyor yoksa kovalıyor mu, asla emin olamazsın”.*


Love is Love



daha doğru düzgün konuşmayı bile bilmeyen bir kaç adabı eksik mahlukat kalkıp şunu diyor, "eşcinsellik bir yönelim değil, olsa olsa zorunluluktur" bu zorunluluğun da tedavisini psikolojik bir terapide görüyor. gazeteci soruyor bu terapi süreci nasıl işliyor diye. mahluk cevap veriyor. "ailenin psikolojik hikayesini alıyorsunuz, zaten dengesiz bir yapının var olduğunu görüyorsunuz. ilgisiz bir baba, baskın bir anne gibi psikolojik detayları yakalıyorsunuz. çocuk geldiyse çocuk üzerinden gidiyorsunuz. 30 yaş üstüyse kimse bilmiyor ailesi bilmiyor"
mahluk buna "kimlik bunalımı" diyor. "eşcinsellik özünde ailenin desteğini alamamış, toplumdan dışlanmış olan insanların içinde bulunduğu durum" diyor.
şimdi şöyle bir şey takılıyor aklıma, sen bir bilim insanısın, senin gibi de bir sürü bilim insanı(!), senin gibi düşünüyor. bilim insanı değil mi bunlar? bilimin neliğini sorgulamak ve insanın neliğini sorgulama en sonunda bilim insanını sorgulamak gerekir elbet ama saptırmayacağım.
bunlara göre,
her baskın annenin çocuğu eşcinsel olabilir.
her ilgisiz babanın çocuğu eşcinsel olabilir.
ailede herhangi bir tramva yaşayan çocuk eşcinsel olabilir.
adam baskın bir anne karakteri gördüğünde çocuğunu tedaviye "layık" görüyor. peki eşcinselliği iyileştirme çabanız kadar pedofili üzerinde de duruyor mu bu bilim insanları. eziyet, işkence, mazoşizm, alkolizm, madde bağımlılığı... bunların üstünde de duruluyor mu sahiden? neden bakanlar milletvekilleri bunlarla ilgili yorumlar yapmıyor hiç ve basın neden bunları vurmuyor yüzümüze?
insanlar kafasını kestikleri insanların yanında ellerinde kanlı bıçaklarla poz veriyorlar gülümseyerek ve bu fotoğrafları gururla annelerine babalarına yolluyorlar, doktorumuzun dediğine göre "baskın olmayan annesine ve ilgili babasına" gönderiyor. bunu neden araştırmıyor doktorlar. videoya canlı balığın yarısını pişirdiğini yarısının "canlı" kaldığını gösteren videolar ve bunu yiyen insanlar gösteriliyor, neden bunlara karşı çıkılmıyor? temizlik imandan gelirciler her yerde ter kokarken, rızk denen şeye konarken, inandıkları tanrının en bağışlayıcı olduğunu söylerken, günah işledi diye kadınları taşlarken... 
ve dahası sorgulanmazken neden o kristal çocukların mahremine hastalık deniyor? bir kadının bir kadına aşık olması, bir adamın bir adamın koynunda uyuması neden cennetten yer satanları bu kadar ilgilendiriyor? neden eşcinsellik ve lgbt bireyler günahkar sayılıyor? genel ahlak kimin ahlakı?
şimdi onca işkence, onca kan kokusu,  onca günah şehrimde gezerken, kimse "aşk aşktır" cümlesini ruhuna, yoluna, bedenine oturtan insana "günahkar" demesin. 


fonda: Julia Stone - Winter On The Weekend

sabah sıcak bir dokunuşla uyanmak...




dün akşam uslu uslu muhabbet edeceğiz diye iş arkadaşlarımla sözleşip, gece 5 civarı yatağa doğru dik açılı iniş yaptım. yastığımın altına anahtar koydum ki "kocamı" görebileyim. ertesi günün -yani bugün- benim için ölümler üstüne bir ölüm olacağı o son 3'lü shottan belliydi. rüyamda içeride yatan bir iş arkadaşımı ve bir de eski sevgilimi gördüm. hangisiyle evlenirim bilemiyorum henüz. ama sabah yanımda yatan kızın telefonunun alarmının çalması beni her ne kadar sinir ettiyse de yataktan sarkan elime dokunan yumuşak sıcak kısa kesilmiş, sık kıllı ve "gırrrr, mırrrrrr" sesleri çıkartan o çirkin suratlı hayvancık içimdeki mükemmelor insanı ortaya çıkardı. sabaha lanet ederken, ağzımda sikimsonik içki ve sigara tadına katlanabildiysem o uyanışta, bunun nedeni Sebastian'dan başkası değildir. sıcacık bir dokunuş, gün doğumu sonrasında... tek beklentisi sevilmek olan bir dokunuş.

hayat güzel...


pi es ay lav yu: dün arkadaşlarımı meydandaki tramvay durağında beklerken greenpeace'çi bir çocuk dünyanın en tatlı gülümsemesiyle yanıma yaklaştı, kulaklığımı çıkarıp benzer bir gülümsemeyle teşekkür ederek kulaklığımı geri taktım. o da aynı gülümsemesiyle, "peki iyi günler" dedi...
bugün üniversitenin yemekhanesinde karşılaştık, kendisini görünce eski bir dostumu görmüş gibi mutlu olup kocaman gülümsedim, o da bana aynı şekilde gülümsedi. çok mutlu oldum lan :) bu da sevimli bir ayrıntı işte...

visa vol. iki pis kadın

...
 ...
...
 ... 
 ...
...

beylikdüzü - taksim otobüsü 3.30 TL,
d&r'da kürk mantolu madonna 10TL,
kadıköy'de selpak 0.50 TL,
yukarıdaki fotoğrafların çekildiği anlara paha biçilemez.