Yazmazsam öleceğim bir güne daha merhaba :)
Sevgili blog. Acayip ya. Her şey acayip. Acayip ve güzel. Karışık da aynı zamanda. Ay ne bileyim ben :)

Bak gülüyorum, çünkü güzel. Ama bazen düşünüyorum, çirkin. Çünkü insanlar kötü. Çok kötü insanlar.
Ben "canım" dedim ya birisine, canımdan koptuğu için derim, canım olduğu için derim. Sevgilidir belki ya da bir arkadaş, farketmez. Sonra gözünün önünde kırıldığını, büküldüğünü görürsün, gördükçe sen de kırılır bükülürsün.
Hayata karşı durmak gibi bi çabam yok. Hayat beni ezdi geçti bi çok kez ya da gün geldi ben tokat attım suratına. Aramızda böyle bir ilişki var işte ve aşk nefretle kardeş bir noktada.
Bir çok noktada hatta.

Sonra canımsın dediğin adama/kadına sarılıp uyumak tüm yaralarını kapatır bir anda. Bunu istemek bile. Yaralarını kapatacak birilerinin var olması iyileşme sürecini hızlandırmaya yeterdir. Tozu bile kalmaz kokusunu duyduğun anda.

Yani diyeceğim o ki masum değiliz hiçbirimiz. Günahlar,hatalar ve suçlarla yıkanıyoruz her bir gün. Ama o pis adamlar varken, beni aşık olduğum veya olacağım için kimse cehenneme atamaz.

Sevgili Hegel, ruhun şadolsun. Seni sevemedim hiç ama haklıydın.

p.s. aklımdan geçenleri ifade edemedim,edemezdim de. Ama bunu okuduğumda ben hatırlayıp gülümseyeceğim, bunu biliyorum.

Şimdiyse;
Tam ortasındayım yağmurun,karın, soğuğun ortasındayım
Nasıl da paylaşıyor insan isterse,nasıl da birmiş meğer hasretler.
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,sevmeye, öğrenmeye

Tam ortasındayım yolun,koşunun ortasındayım
Tam varıyorum ki hedefe bir yenisi başlıyor
Bu oyun hep aynı, değişmiyor;hala devam hala figân
Hem de bile bile

a sorta fairytale
Kaç kurtar kendini ben oyalarım;git

içimde ne varsa sana alışan.

hiç olmamıştı belki, hayat yalanlar bizi.

güçlü dur zamanbu acıda

yağmurdan sonra toprak kokusu yüzün

toprak kokusu yüzün

dokunsamda özlesem deaynı yüzün aynı hüzün

bir adam bul kendine sana aynalar tutmasın o kadar güzel yüzün içine bakmasın seni korkutmasın

özlesen de arasan da kendine sakla

kendine sakla

herkes her şey senin olsun bir beni yasakla bir beni yasakla

Şaka bir yana, sen bir yana...

Şaka bir yana, sabah sabah yıktın beni.
Tek kelimeyle "yık-tın".

Hediyen için de ayrıca teşekkür ederim.
O kadın.
(o kadınsın inkar etsen de...)
"Şehre bir yağmur yağdı ben ağladım.
Ben giderken en çok seni götürdüm.
Yardan düşmüştüm, yaralarım yardan armağandı.
Ben sevmeyi beceremedim, belki de sevilmeyi.
Benim sevmeye engel evcil acılarım vardı."
Ben , yağmur , ağladım...
"biz"le ilgili son cümlesi, "beni unutma" oldu.
Sanki unutabilirmişim gibi. Güldüm ben de içim acıyarak.
Sonra dinledim 847684 kez aynı şarkıyı. İnsanların adımı söylmesini o şarkı sanana dek dinledim. "bilir misin seni gerçekten sevdim" diyor ya, "bilmez olur muyum deli" diyemedim işte. Sustum. Susturuldum bir şekilde.
Boğazımda bir düğüm kaldı; yüzümde de bir gülümseme.O kadar.

Bu da öylesine bir gündü işte, seni düşündüğüm bir kaç an hariç.
Ne biçim de içtim,
ne biçim de ağladım,
ne biçim de güldüm,
ne biçim de öptüm,
ne biçim de dağıttım.
Oh!
Sefam olsun.
İçim yanıyor.
İçim acıyor.
İçim kanıyor.
Hoş geldin sensizlik.
Gece rüyamdan dürtülmüşçesine uyandırıldım,farkında olmadığın sesinle. Dedin ki:
"Saçlarımda kokun kalmış."
İçim ürperdi. Gülümsedim,senden uzaklarda uyumamalıydım o anda, kollarında olmalıydım.
Olamadım,hüzünlendim,uyudum...

Günaydın şimdi.
"Kadından kendisinde olmayanı isteriz
Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz..."

"acıları bırak!!!"

beni mutlu et.
gerekirse yalanlar söyle, mutlu et.
gülümset beni,neşelendir.
beni mutlu et.
sevindir beni,gerekirse yalanlar söyle.
eğlendir beni,neşelendir,sevindir biraz.
yalandan da olsa güldür beni, neşelendir.


:)
Şimdi "mutluyum" diyorum. Rahatlık,önemsemek, önemsememek, suçluluk vs. Dışardan bakıp gülüyorum kendime. Afferin lan diyorum, afferin kendime. O mutluluk, sırlarını ya da kendini birilerine anlatmak değil; sırlarınla yüzleşmekten, hatta "kendinle yüzleşmekten" doğan bir rahatlığın eseri aslında.
bekleme yazmayacağım...
söylemeyeceğim hiçbir şey...
bilmeyeceksin, duymayacaksın hissettiklerimi.
tıpkı bana "bir daha beni görmeyeceksin, hadi git" dediğin gibi...
daha da bir şey söylemeye gücüm yok zaten.
bence dünya artık bitsin, herkes ölsün.
sonra da dünya en baştan başlasın...
çünkü artık bişey kalmadı yaşanası...



bkz. 3.sayfa haberleri,anasayfa haberleri, tüm haberler...
"Yaz yağmurlarıyla, güz yapraklarıyla,
Gündüz düşlerinde o benim oluyor...

Yaz yağmurlarıyla, güz yapraklarıyla,
Gündüz düşlerinde beni seviyor...
"

Dudağıma küçük bir öpücük kondurup kendine başka bir aşk seçti. Arkasına bakmayı isteyerek ama kendine yediremeyerek gitti. Gitti ve kendine başka bir aşk seçti.
Şimdi kimse inandıramaz beni ölümün en kötüsü olduğuna.
O bilmedi.
Hiç bilmedi.
Kapıların ona açıldığını,o daha şehrime gelmeden onu kapılarda beklediğimi...
Bilmedi de bilmeyecekti de.
Çünkü bilirsin, bilmeyince güzeldir her şey.
Sözler unutuldu.
Şimdi ben yamaçlardan atlıyorum, dağlara çıkıyorum, zirvelerde dans ediyorum.
O ise dudağıma küçük bir öpücük kondurup kendine başka bir aşk seçti. Sonra bir başka aşk ve sonra bir başka aşk.
O hala küçük, o hiç büyümedi...


fonda: 4 X 4 - arada bir

Gecenin İntikamı

... sonra gece gelir ve sevgilinin koynunda uyumuş olduğum tüm huzurlu gecelerin intikamını alırcasına çekip alır uykularımı."sana bu kadar huzur yeter" dercesine gözlerimi kapatmamı,uyumamı engeller.
"sabahı zor ettim" derler ya.
ben edemedim mesela.
boğazımda düğümlendi ayların huzuru adeta.
ne yapıyorum ben dedim, ne yapıyoruz biz...
sonra geceler yansın, günler kurusun...
pek önemli değil senin kalbmi kırmanın yanında...


fonda:sertab erener-yalnızlık senfonisi

Arnavutköy ve küçük kız.


Ne zaman sela okunsa camide ve beri gelse sesi kulağıma içip ürperir. Gözüme bambaşka fotoğraflar, kulağıma bambaşka sesler gelir. İlk çocukluğumdur Arnavutköy. Bildüğüm tüm yangınları izlediğim, herkese selam vermeden geçilmeyen köy kahvesi tadında bir semttir. "Yaşamayan bilmez" diyecek oluyorum ama bazıları yaşasa da bilmez bu duyguyu, bu iç gıcıklanmasını. Dedim ya sela hatırlatır Arnavutköy'ü, bir de sabah ezanı burnumun direğini sızlatır. Caminin hemen arkasında kalan evimizden hoca öksürse duyulurdu. Küçücüktüm o zaman, bakmakla görmenin farkını bilmezdim ve ezan sesini Allah'ın sesi sanırdım. Sabaha karşı o sesten çok korkardım, annemin yanına gidiverirdim. Gündüz şehrin kalabalık sesine karışan ezanlar beni etkilemez irkiltmezdi, hala da öyle. Ama sabah ezanı korkulu bir huzurla dolardı evimize Arnavutköy'de. Bir de sela okundu mu hemen üzülüverirdik çocuk kalbimizle ve çocuk aklımızla. Arnavutköy minik bi yerdi, herkes birbirini tanırdı. Tanışıklığı olmasa da kim kimdir bilinirdi. Sela okunduğunda da burkulurduk "acaba kim öldü" diye. İlla ki bilirdik birinin öldüğünü.Ya misket oynadığımız Ahmet'in dedesi ya ip atladığımız Bahar'ın ninesi ölürdü. Biz pek anlamazdık, gider evlerinin önüne, "misket oynamaya ne zaman geleceksin" derdik, "annem izin vermiyor" derlerdi de aslında gelmeyi isterlerd. Biz ölümle tanışmayı reddederdik aslında. Rumlarla doluydu etrafımız ve Ermenilerle. Kilise çanı da ürpertirdi bizi. Ölenler Ahmet'in dedesi, Bahar'ın ninesi olmasa da, Karen'in yeğeni, Silva'nın kocası ya da Kalipo'nun ta kendisi olurdu. Bizim hep içimiz burkulurdu. Ermenisi ,Rumu bizi hiç rahatsız etmezdi de isimlerini kıskanırdık, havalı gelirdi Alex, Linda, falan olunca. Severdik birbirimizi. Selaya hepimiz üzülürdük. Cuma günleri camide cuma namazı çıkışı dağıtılan şekerlerden hepimiz yerdik. Kiliseye çocuk halimizle sokulmadığımızdan gizlice girer mum dikerdik. Evimiz iki katlıydı da bahçesi küçüktü. Rutubet olurdu çiçek olmazdı hiç.Mahzen vardı eski eşyaların durduğu, bana perili gibi gelirdi orası. Giremezdim hiç. Ölümü reddederdik de orda hep ölenlerin ruhu yaşar sanırdım.

Hala bir sela sesi, bir sabah ezanı, bir kilise çanı ürpertir içim ve Arnavutköy'ü getirir aklıma. Saçı başı dağınık, cebinde misketleriyle ve pis elleriyle bir kız tasavvur ediveririm. Zaman zaman okul dönüşü önlüğünü çıkartmadan oyuna koşan,arkadaşlarının annesinden korkan ve tek hayali Hacı Amca'nın oyuncak dükkanının dar ve tozlu vitrininde duran -o zamanın parasıyla 120 bin lira- olan uzaktan kumandalı mor-sarı vosvos olan.
...ve içimde bazen bir yara, bazense küçük bir mutluluktur Arnavutköy.

Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya...

p.s.:birgün babam o vosvosu aldı bana,gece gündüz demeden oynadım...

bugunyirmialtimart.mp3

tam da bugün.
eski bir gün.
eskilerden bir gün.
esqilerden bir gün.
öylesine gibi ama değil.
tam da bugün.
eskilerden bir gün.


fonda:en güzel hikayem...
"hep böyle kal olur mu... böyle neşeli, hayat dolu, komik... çünkü sen böyle çok güzelsin." dedi.
kalabilecekmişim gibi...
sadece merak ediyorum, o evin her yerinde beni görmeyecek misin bundan sonra? gözünün ucuyla cdlerini karıştırdığımı görmeyecek misin? mutfakta kendi kendime konuşarak yemek hazırladığımı görmeyecek misin? kokumu almayacak mısın hiç? bilgisayarının başında aparatı sorarken ki halimi anmayacak mısın hiç? kapıdan çıkarken beni uğurladığın anlar gelmeyecek mi gözünün önüne? köşelerde bıraktığım sakızlarım?
paramparça...
boğazıma kadar yalana battım.en geriye gitsem, başa dönsem diyorum, hani her şeyi doğru söylemek için.Ama o kadar geçmişe gitmem gerekiyor ki, adeta hayatı baştan yaşamaya başlamalıyım.
yalanlar yalanlar yalanlar...
hayatım yalan olmuş...

Romeo & Juliet

...ve işte bir hamle ve işte müzik.
...ve sen yine içime akarsın ansızın.
nefes alıp verdikçe, küçük bir kızın salıncakta sallanması gelir gözümün önüne. saçları öne ve arkaya. Seni hayalimde olduğun halinle sevdim,müzik yükselirken bunu içimde, tenimde, kanımda hissediyorum bir kez daha.Müzik alçaldığında ise sanki yerde yatıyorum ve ölmek üzereymişim de zor nefes alıyorum.
Ama şarkı bitiyor ve gözlerin gözlerimden, yüzün zihnimden siliniveriyor bir anda.
Piyanoda son bir nota, sanki ayrılık anında ellerimizin ayrılması gibi.


Hiç birleşmeyen ve hiç ayrılmayan ellerimizin...


fonda: tam da o şarkı
teninin tuzu, içimi yakar.
bu kadar...
2009
sevgili 2009. hoşgeldin...
şöyleydi böyleydi derken geldin, kimbilir neler getirdin?
Onu bunu bilmem de benim yepyeni yılımın ilk günü çok huzurlu geçti.
Tavuksuyu çorbalı, soğanlı, mandalinalı, dudak kremli geçti.
Soğukta içimi ısıtan tek şeyse, O'nun iyi olmasını istememdi.
Bu istekti beni gülümseten,ısıtan.
Hastalığına da teşekkürler, sağlığına da :)



fonda: alanis - uninvited

Ne güzel bir şeydir, bir şeye inanmak.
İnanarak varetmek.
Gülümseyerek anmak
ve ne güzeldir bir şeyi hep iyi bilmek.
Kötü bir şeyi asla yapmayacağına inanmak.
Ne güzel şeydir inanmak,inanarak varetmek.
bu kez o dedi.
"şüphe girdi mi insanın içine bir kere..." dedi. Dile gelmedi ama gözleri her şeyi anlattı bana.
Benim gözlerimse çırpınıyordu "hayır" diye.
Karşısında bir çocuk gibi çaresizdim, çaresizliğin sözlük anlamı gibiydim.
Arkamı dönüp geçmişe baktım, ne çok pişmanlıkla dolu. Ama bunun kadar değil.
Neler olacağını biliyorum da, nasıl olacağını hiç kestiremiyorum.
Korkmak ta değil de şaşkınım, ürkek belki.
Ama tüketene kadar burdayım. Nefrete yenik düşene kadar, "defol" dediğini duyana kadar, hatta defolana kadar. Eğer gideceksem kapıyı çekip sakince gitmeyeceğim, defolup gideceğim.
"Sevmen yetmiyor" dedin, haklıydın... O yüzden eskisi gibi olmasını dilemiyorum da zaten.
Ne mi yapıyorum?
Çaresizce, çaresizliğimde boğulmak üzereyim; çırpınıyorum.
Keşke içinden geceni bilsem, içinden "git" demek geçiyorsa da "kal" demek geçiyorsa da bunu duyabilsem ve inanabilsem...
.
.
.

fon:funda arar - kördüğüm
Uzlaşmaya en uzak iki insan...

Birbirine en zıt iki insan...

Başbaşayken dağları deviren ama sokağa çıktığında yanyanayken kopan iki insan.

Bu biziz.

"İstemediğin tek şey ne?" deseler bunu söylerim herhalde.


"sildin mi beni parmak ucunla?..."
eğer olmuyorsa bırak.
güvenmiyorsan bırak.
sevmiyorsan bırak.
inanmıyorsan bırak.
böyle sürecekse bırak.
sessizce öleceksek bırak.
acıtacaksak severken, bırak.
içine girdi o şüphe, kanırtmadan bırak.

ama bana sorarsan bırakma.
sensiz naparım düşünemiyorum bile.
bana sorarsan bırakma.
sakın bırakma.
bırak
ma!
herkesi öldürüyorum ve her şeyi. Elimi neye atsam çamura buluyorum adeta.
Tıkandım, susuyorum.
Koşuyorum, varmıyorum.
Varırsam kaybederim;biliyorum.
Koşmak tatlı geliyor.
Tırnak batması gibi tatlı tatlı acıtıyor.
Kanımı yavaş yavaş akıtıyor.
Akmıyor, damlıyor.
Öldürmüyor,sızlatıyor.
Dünya bu dünya, acıyı tatlı kılıyor.
Yıkıyor,vuruyor.
Her şey olumsuz değil elbet.
Seviyor, yüreğine dokunuyor, gülümsüyor.
Hayat böyle geçip gidiyor.
tik tak tik tak tik tak...


sert bir şeydi iliklerimde aşk!
"Anlıyorum seni" dedi; "genişsin, rahatsın".
Dinliyordum gülümseyerek.
"ve ben seni böyle kabul ediyorum, böyle seviyorum" dedi, gülüştük.
Gülüşünü seviyorum...

yazı biterken ; iamx - president
Tenimize uyan bir tenle ya da ruhumuza uyan bir ruhla ( ya da her ikisiyle, aynı anda) karşılaştığımızda bir başkası asla olamazmış gelir bize. Bir başka tene dokunamayacağını, bir başka yerde huzur bulamayacağını düşünerek keyif içinde, haz içinde yüzmeye bırakırız kendimizi. Böyle zamanlarda zihnimiz donuverir. Geçmiş tecrübelerimiz karların altında kaybolup gidiverir. Ta ki ayrılığın ateşiyle o karlar eriyinceye dek.

O ateşte defalarca yanmış olmamıza rağmen o kişiyi bulduğumuzda (!) ya da daha doğrusu bulduğumuzu sandığımızda o ateşe dair her şey yok oluverir zihnimizden, geçmişimizden ve tüm benliğimizden...
Seni bulduğumu sanıp sevinirken , yıllardır benden kaçan kendimi bulmuşum halbuki...
Bu yüzden rahatlığım, huzurum...


Bir gün gelir mi acaba?
Gün gelir de benim olur musun tamamen?
"canım sıkıldı, hadi dışarı çıkıp hava alalım" der misin? Tutup elimden yürür müsün benimle sokakları, keşfeder misin en baştan Taksim'i?

Çok zor değil mi? Evet çok zor, çok uzak.
Kızamam ki sana. Kızmıyorum da. Seviyorum sadece sorgusuz sualsiz.
Sokakları yürüyorum, eziyorum taşları adeta. Mutlu da olsam mutsuz da olsam içimde bir yerler hep sensiz sanki. Yanımda olmadığın her bir an titriyor içim sana.
Her uyuduğunda son gördüğün, her uyandığında ilk gördüğün olmak istemek suç mu bu dünyada? Şarkının da dediği gibi diyeceğim ama bazı fesat blog okurlarına malzeme veresim yok.
Ne yıpranacak halim , gücüm var ne de senin yıpranmana sebep olmaya niyetim.
Ama onlar kötüler.
Onlar eksikler,acizler.
Onlar kıskanırlar, yıpratırlar, harcarlar.
Çünkü onlar yalnızlar bu kalabalık dünyada. Otuz kişilik fotoğraflarının içinde herbiri yapayalnızdır. Hepsi bir dost bir düşmandır. Ama sen, ama ben, ama biz...
Biz öylemiyiz??
Biz her şeyiz aslında. Sen benim kahkaham, neşem,hüznüm,huzurum, rahatlığım, kalbimken onlar birbirlerinin sadece bir şeyi.
İşte bu yüzden onlar kıskanırlar. Bozmak isterler "biz" i. Onlar bile farketmez bunu. İçine işlemiştir bu kötülük, hasislik onların.
Onları boşverelim, gülelim onlara.
Sonra şükredelim halimize, birbirimize...
Rastlantıysa da, kaderse de "oley " diyelim birbirimiz için.
...ve ben bunları yazdım.Seni sevdiğimi bir kez daha söylemek için :)
Bir dizi reklamında izledim bugün, tam da hatırlamıyorum ama Meltem Cumbul şöyle diyordu: "Şüphe bir kere girdi mi insanın içine..." Evet, şüphe bir kere girdi mi insanın içine, kemiklerini eritir, kalbini sıkıştırır, derini kavurur,tenini acıtır. Karmakarışık kılar insanı. Bomboş... Boşlukla doldurur ya da...

Bir ağacın yapraklarını dökmesi gibi tane tane parçalanıyordu biri, diğeri ise doğasında esmek olduğundan çaresizdi dökülen yapraklar karşısında. Biri diğerinin amaçsız sarılışı karşısında çaresizdi;aslında her zaman olduğu gibi. Diğeri titrek sesiyle "seni seviyorum" derken -mış gibi yapıyordu aslında.
Hava soğuktu.
Her şey soğuktu, donuyordu aslında.
Biri, diğerinin sarılışına aynı amaçsızlıkla cevap verirken dudaklarında aynı şey dökülmedi, sevmediğinden değil elbet. Ama içi en acı olan şeyi fısıldadı sanki; "ayrılacağız galiba". Gözgöze gelmediler. Biri ardına bakmadan uzaklaşırken, diğeri sessiz kaldı. Biri sokağa çıktığında hala çaresizdi ve kafası karışıktı; rüya bitiyor muydu?
Diğeri sessiz kaldı.
Hava gerçekten soğuktu.
Birinin kalbi de.

Çünkü eğer şüphe girdiyse işin içine??!!...
Biri şüpheliydi. Diğerinin geçmişi, kendi çaresizliği. Evet bu kadarı fazla.
Biri farkındaydı ki diğeri çok yaralıydı ve biri anladı ki diğerinin yaraları hala sıcaktı.
Belki de onu en çok bu yaraladı.
Yaralanmak ne kolaydı.
Yaralar sıcaktı da, hava çok soğuktu.Kalpler de soğur muydu??
Biri yapraklara baktı. Kendin benliği nasıl dökülüyorsa öyle dökülmüştü sarı yapraklar.

Biri bin pişman.Diğeri muamma.
Ve en kötüsü biri herhalukarda çaresiz.
Herkes yaralı.
Ne akıl kar ediyor ne fikir o sırada
Biliyorsun geçiyor zamanla ama ne fayda?
Yaralı, tepeden tırnağa herkes yaralı.
Alışılmıyor acıya yok kaidesi kuralı.
Kanayıp ne kadar tutabilirsin gül uğruna dikeni?
Ne gelen anladı ne de giden olanı biteni.
.
.
.
biterken :sezen aksu - yaralı (yara açarken)
Çılgınlar gibi hayal edebilirsin ama asla elde edemezsin. Teğet geçsin gitsin istersin ama hep sıyırıp geçer hayat.Kanatmasa da acıtır.
Kadınlar erkekler...
Aslında hepsi aynı kefedeler.
Bir şeylerden kaçarken tutunduğun şeyler daha sonra kaçacağın şeyler olacaktır, kabul etmezsin. Ben etmem, "olmaz ulan böyle şey" derim; oluverir.
Her şeyi konuştuğunu sanırsın ama zihninden diline gelip de karşı tarafa iletilene kadar onlarca süzgeçten ve sansürden geçer fikirler.

Bense bencilim. Güvenilmez biri olduğumu biliyorum ama kendime güveniyorum.
Fak!!!

Dışarda

Hayat bazen seni planın en dışına iter. Biriyle mutlu olmayı planlarken sen, O başkasıyla mutlu olmaya başlar ve işte sen tam da o anda planın dışındasındır. Ama o plan senin planındı. Birden sen dışa atıldın ve bir başkası dahil oldu. Yapacak bir şey yok. Bazen sen dışarda kalırsın bazen sen dışarı atarsın. Ama hayatta planların dışına itilmek hep vardır.
Kah boyun büküp gidilir, ağlanır, sürünülür; kah "doğru olan buydu" diye düşünülür. Ama dışardayızdır artık ve iyi yanı güneşi görebiliyor olmaktır.
Çünkü hayat, bir alıp bir vermektedir. Sadece verdiklerinin farkında olmak yeterlidir mutlu olmak için. Şimdi içimde acısı kalmış, içime oturmuş her şeyi hayatımın bir zamanında elde etmiş olmanın, tadına bakmış olmanın rahatlığıyla, bazılarını elde tutamamanın pişmanlığıyla güneşe bakıyorum. Çünkü en çok birini sevsen de, diğerlerini de sevmişsindir hayat unsurlarının.
Nereye kadar gider bu iyi niyet bilemem. Ama hayatın dolu tarafını görmek yeganedir.
Bazen içerde, bazense dışardayken...