gezi


bizim polisler...

gezi


Türkiye en güçlü günlerini yaşamakta...
#direnteyze

gezi


son derece tehlikeli, yurtdışı destekli, terörist marjinallerden oluşan 3-5 çapulcu taksim'de...

gezi


Şehirlere bombalar yağardı her gece
Biz durmadan sevişirdik!...

Gülün Çığlığı

belki de hiç ses yoktu varlıkta.
belki de o sesler bizim onları kullanırken canlarını yaktığımız için yükselen sesleriydi, çığlıklarıydı... martının sesi değildi belki, havanın yırtılışıydı.

siz bilir misiniz gülün sesini. bir gül yırtılırsa çığlık atar, bilir misiniz? bir gül sessizce solar ama çığlık çığlığa yırtılır. bir sandalye üstünde oturduğunuzda sesi çıkmaz da, kırdığınızda bağır küt diye. "küt" sandalyenin çığlığıdır; "güm", bombanın.

bilmezsiniz.

kalp kırıldığında ise şöyle bir ses çıkar...
siz bilmezsiniz, bilmeyiniz.

ah Oruç...

O'na, o serin geçitleri, o mor araları, o esintili kıyıları, o karlı karanlıkları yaşattın ya (kendin de işte, bunları; hiç yaşayamayacağını sandıklarını, yaşadın, ya); artık ölmeğe çalışmamalısın; ölmemeğe çalışmalısın - yaşamın nasıl olursa olsun (ki işte, o oldukça güzel de olacak) yaşamaya çalışmalısın.
Yaşamının anlamı senin ile birlikte varolmak istiyor - sen de onu korumak zorundasın.
- Koru onu.



Oruç Aruoba'yı bilirsiniz. çok severim. çıkarımları, felsefesi, bakış açısı hep hoşuma gitmşti. konu ne olursa olsun yazılarında hep kendimi, hayatımı ilişkimi, ilişkilerimi bulmuşumdur. ama bu sefer bir başka oldu. bu sefer -belki de oruç'ta okumasaydım da- söyleyebileceğim bir cümle dilime dolandı. 
"ölmeye değil ölmemeye çalışmalısın"
çok tehlikeli olmasa da ölme ihtimalimin olduğu bir işi yaparken dedim bunu. ölmemeye çalışmalıyım lan ben dedim. O'nu üzemem lan ben dedim, böyle bir şey olsa bana bir şey olsa o ne yapar dedim. yavaşladım. daha iyi olmalıyım. daha sağlıklı, daha huzurlu, daha mutlu. kendimi geçtim, onun için daha iyi olmalıyım. onunla yaşadığım güzel günler için, gittiğimiz yollar için, anılarımız, hayallerimiz, planlarımız için ölmemeye çalışmam lazım. yok yok, ölmemem lazım. onu üzmemem lazım. lazım diyorum da, bir gereklilik olması durumu değil. akılcı bir çözüm olarak değil. içimde, damarlarımda, gözlerimde, her uzvumda her hücremde ona bağlanmış olmamla ilgili. kendi kendime adını seslenmemle. tutkulu bir aşk acısı gibi değil, birlikte salıncağa binmiş iki çocuk gibi umarsız, düşüncesiz, korkusuz bir his. ilişkiyi ilişki yapan tüm unsurlarını dışarı attığımızda, olasılıkların tümü durdurulduğunda açıklanmayan o şeyle ilgili. tanrı parçacığı gibi. onu sevmek, ona dokunmak, onunla bir şeyler var etmek. aşk denirse buna, aşksa bu eğer, biz bunu yarattık O'nunla. biz yarattık, böylesini ne okudum, ne duydum, ne yaşadım... kusursuz olduğu için değil. biz olduğumuz için. bizden başka hiçbir olasılıkta var olmayan bir aşk olduğu için. 

sarıyer'den istanbul'a baktım. asyayı avrupayı çerçeveme alıp, istanbul'un üstündeki tüm bulutları görebiliyorken... olmak istediğim yerde, olmak istediğim kişiyle, yapmak istediğim şeyi yapıyordum. bi anlığına gökyüzüne baktım. o an benim ânımdı. o an bizim anımız oldu...

12 / 05 /2013

bir kalibre sonrası iskelet kokusu...

bazı şarkılar var... o kadar bazı ki onlar üstüne söylenecek çok şey olsa bile, sadece 3-5 kelime ile etiketlenebiliyor. bu şarkı da öyle. intihar, huzursuz, rutubet, yırık, eksik... olumsuz ve kanayan bir kaç kelime daha ekleyebilirim. sisli diyebilirim, puslu... sus pus belki... beni biraz sinirlendiriyor, sonsuz bir düşüş hissettiriyor. dar bir koridorun üstüne yıkılması belki. belki de bir düşme anı, bir kurtaramama ya da kurtarılamama anı, sıfır hanesi ya da çamaşır suyu lekesi. asla geçmemesi, asla geçmeyeceğinin bilinmesi. alenen çaresizlik, ortada kalmışlık. umutsuz her şey bu şarkı... şarkı demeye bin şahit. ölümcül bir ayin belki bir kurban verme. kendi düzenlediğin bir ayinde, kendini kurban verme, akmayan bir kan.

kirli kemik rengi bir odanın toz kokan karanlığında yanan bir mum. akan bir şişe. tükürülmiş bir balgam. mumun havasız ortama rağmen titreyen ve iç yakan küçük alevi. bitecek olan mum çaresizliği. karanlık oda. kapısız oda. amaçsız ve çıplak bir ruh. hatta beden. rutubete oturmuş çığlık çığlığa üşüyen bir  ten.

çığlık çığlığa üşümek. daha fazla üşünmez lan dedirten, bir kalibre sonrası ölüm kokan ama öldürmeyen bir üşüme. iskelet rengi. asi metalci grupların pis çekiciliği. 

sözleri ne diyorsa desin, melodiyle birleşince son bir şiir geliyor dilimin ucuna. ama yazımın sonu diye değil, gerçekten şairinin yazdığı son şiir. ölmemiş ama ölmekte olan bir kaç kelime. kafamda şöyle diyor;

ölüyorum tanrım
bu da oldu işte.

her ölüm erken ölümdür, 
biliyorum tanrım.

ama, ayrıca, aldığın şu hayat
fena değildir.

üstü kalsın.*

çaresizlik akıyor kelimelerden. sanki bir harf diğer harfe kanla bağlanıyor ortaya bir kelime atıyor. kelimeler birbirine acıyla bağlanıyor, şiir oluyor. oluyor ve ölüyor... bir şiir başlıyor, şair ölüyor.
bir şarkı çalıyor, damarlarım titriyor... umutsuzca, çaresizce. ölmüyor, ölümün kokusunu getiriyor.

pis ve rutubetli oda... bu şarkı sadece kendi rutubetini çağırır...

*cemal süreya'nın son şiiri.

çakıl

çakıl'ım artık tamamen benim. çok mutluyum. inşallah bir sürü güzel günümüz olacak onunla. güzel bir sürü insan maddi manevi çok yardımcı oldular. bir an için bile desteklerini esirgemediler. hayatımda böyle insanlar olduğu için çok mutluyum. bir kez daha doğru tercihler yaptığıma emin oldum...

hayat sana teşekkür ederim...





motorları maviliklere süreceğiz, 
güzel günler göreceğiz güneşli günler...

siz hepiniz ben tek!

aylar sonra birhan keskin'in kitabını alıyorum elime... defalarca hatmettiğim, acımı çok iyi anladığı ve benden önce dile getirdiği için nefret ettiğim zamanlar ve ben gibi acı çekenler, üzülenler yok edilenler varmış dedirttiği zamanlar için aşık olduğum kitabını: "kim bağışlayacak beni"...

şöyle diyor açtığım sayfa;

"Göğsümde karıncalanan eski düş şimdinin korkusu muymuş?
Bir makas gibi duruyor içimde açık unutulmuş"

ah birhan diyorum. ah birhan...

neden hep aynı döngü?
yaşarken ölümcül olan o acı, şimdi üstünden dalga geçmeyi hak etmiş miydi hiç?
neyi çok seviyorduk, neye çok diyorduk.
önceliklerimiz ne zaman değişti ve ne zaman insan olduk?
vefa neydi, dostluk ya da?

yanında olmak neydi, karşında ya da?

şimdi diyemiyorum kimselere, utanıyorum zaman zaman.
utanmak değil de belki de yedirememektir.
hani hep alıngan olurdum ya ben...

siz hepiniz ben tek derken oyun oynamayı teklif etmiştim oysaki savaşmayı değil ki...
inançlarım değişebilir ama kızgınlığım baki sevgili Tanrı'm.

küçük prens saatim var benim. bir de minik biblom.
hala monami pastel boyam olduğu için içimdeki saflığı taşıyorum.

tarhana çorbası içebilseydim eğer, bu yazıyı hiç yazmazdım...

ankara

sevgilim...

bu sefer ülkenin başkentinde, belki de manevi anlamda dünyanın en güzel başkentindeydik seninle.
ve bu sefer epey özgürce...

bizim başkentimizde.
nice güzel günlere...

fıtı fıtı fıııt

dünyaya döndüm epeydir. belki bundandır yazmamam. yazamamam. geçmişte özlemini duyduğum hemen her şeyi elde ettiğimden, içime sindirdiğimden. mutluyum lan işte kısacası. aşkitos doritos panços diyorum sevgilime, o gülüyor.

o gülünce bulutlar aralanıyor. soğuk bir kış gününü yaza çeviriyor. o gülünce sanki bir yerde bir kaç kedi doğuyor ya da bir çocuk gülüyor katılarak. o şaşırınca ağaçlar hışırdıyor ve o bakınca bana, çenesinin altındaki minik gamzesini göstere göstere bana bakınca içimdeki kasabaya bir meltem ulaşıyor, ürpertirken dinlendiriyor...

koskocaman bir sokak köpeğinin "oğluuum" sözüyle sırt üstü yuvarlanmasını bilirsiniz, o köpek benim. alenen bir sokak köpeğiyim. itik, yitik. o bana sesleniyor, "gel" diyor. bahçesine alıyor beni. kimselerin girmediği evine giriyorum, yatağına karışıyorum onun. dolaplarına eşyalarımı, mutfağına çeşnilerimi dolduruyorum.

bir öğle vakti, sigara ile bira uzatıyorum ona ve yanına oturuyorum. diyorum ki "bize". cam cama sürtüyoruz şişelerimizi. cam cama değil cancana halbuki yıllardır, görmezden geliyoruz.

sonra jason mraz çıkıyor, ben dans ediyorum. o gidip ekmek alıyor.
sonra bana soruyorlar "neden yazmıyorsun" diye. nazar değer, korkuyorum...

gelmiş bulundum

bahaneydi bu rüzgar, güneş bal ve kehribar
bahaneydi buzdan kanat erimezse kırılacak...

canım dostum sırdaşım, aynaya baktım yüzünü unuttukça...
gelmiş bulundum kalmış bulundum
bu dağ burada durdukça...*

*yıldırım türker

ah Cemal...

Ölüm

Ölüm geliyor aklıma birden ölüm
Bir ağacın gölgesine sarılıyorum...

Cemal Süreya

herhangi bir baba

birini düşünün, yıllardır tanıdığınız.
bazen çok yakın, bazen acemi, bazen bir olduğunuz. kimi zaman -geçmiş zaman- arkanızdan konuşmuş, kızmış, kıskanmış sizi...
sonra gel zaman git zaman dostunuz olmuş, canınızın içi olmuş, iyi gününüzde sizinle gülmüş, kötü gününüzde sizinle ağlamış... hatta sizin iyi diye saydığınız günlerde şımarıkça kahkahalar atarken, gerçeği tokat gibi yüzünüze yapıştırmış...
bir insanın hatalarını yüzüne vurabilendir dost. "neden yaptın bu" diyebilendir. sizin sorgulayamadığınız, sorgulamamaktan geldiğiniz ve belki de götünüzü kurtarmak için sorgulamadığınız şeyleri gözünüzün içine baka baka sorgulayan, sorgulatandır dost. dizinize yattığında konuşmadan anlaştığınızdır.

aşk hayatınıza olduğu kadar, iş, okul, kariyer, aile problemlerinizi ve hayallerinizi de dinleyendir dost. kavga ettiğiniz, kavga etmekten çekinmediğinizdir. kavga ettikten sonra utanmadan sıkılmadan özür dileyen; en azından kendince bir açıklama yapan ya da özrünüzü kabul edendir.

işte tam böyle biri. 
kendini bilen, haddini bilen, başkasına saygı gösterirken kendinden ödün vermeyen, kendini masaya "buyum lan ben" diyerek koyabilecek kadar kendinden emin, kişiliği oturmuş, hatalarından bahsederken yüzü kızaran, hataları yüzüne vurulduğunda dikkatle dinleyen, inadına gelişen, inadına ders alan birini düşünün.
alçak gönüllü, merhametli, dik kafalı ama adil...
bir de çok güzel gülüyor allahsız :)

sonra ona aşık olduğunuzu düşünün. onun da size. aynı anda. evet saniyesi saniyesine aynı anda. gündüz, güneşinde, ayık kafayla... cemal süreya'yı düşünün ve başkentin sokaklarını da...
o sokaklarda, başkentin karında elele "dostça" yürürken, bugün "ankara'ya gitsek de elele yürüsek" diye aşıkça beklemek...
kaderin cilvesi midir, sillesi midir bilinmez...
ona ilk "sevgilim" dediğiniz anı hatırladığınızla yüzleşin...

neyse...
işte böyle biri var benim hayatımda. böyle bir aşk var. böyle sıkı, böyle güçlü bir ağaç gövdesi...
ama onu övmek için değil tüm bu yazdıklarım...

ama yine de çok güzel gülüyor allahsız :)

hiç tanımadığım halde, hiç görmediğim halde, sesini bile duymadığım halde tanıdığım bir adam var. bir baba var...
işte ben o babanın ellerinden öperim, boynuna sarılırım... bu kadar güzel bir insanı yetiştirmiş, fikrine fikir, kişiliğine maya kattığı için ben o adama saygı duyarım.
ve sen sevgilimin babası, sen ne güzel bir adamsın. ne güzel bir adamsın ki, seni böyle seven, dediklerini kural bilen ve o kurallarıyla harika bir insan olan sevgilimi yetiştirmiş, benim olmasına -bilmeden de olsa- fırsat vermişsin...
teşekkürler.


yeni yıl, yeni kararlar, yeni fıtıfıtılar...
2013'e girdiğimi, sınav kağıdına tarih atarken fark ettim. "hasiktir" lan dedim. oysa yeni yıla sevdiceğim ve kuzenimle girmiş, victoria secret izlemiş, şampanya patlatmış, kafa gogolamış ve tuvaleti sürekli dolu sanmıştım. yorgun bir günün ardından sakarya'ya bir dostumun yanına gitmiş 2004-2012 arası tüm zamanların yorgunluğunu hala yanımda taşımaktaydım. 1 haftada 4kez şehir değiştirmiş olmam ankara'yı özlediğim gerçeğini hiç değiştiremedi.

2012'de ne oldu? 2012 de kimler girdi hayatıma, kimler gitti... bir keresinde bi arkadaşıma şöyle demiştim. "her yılı bir insana adıyorum. bazen 2 yılı..." sanırım yine öyle oldu. 2012yi yıllar sonra düşündüğümde "o artık benim sevgilimdi" diyebileceğim bir insan girdi hayatıma. yüzüne yüzümü sürdüm. beraber ağladım ve beraber güldüm. hiç olmaz dediğim şey oldu ve ona aşık oldum. sevgim ve aşkım her şeyden güçlüydü de, bana onun aşkı ve dostluğunun dışında güç veren bir cümle daha oldu. "sen" dedi bir kadın, "sen sevdin, istedin, bedelini ödedin ve elde ettin. sen bu aşkı hak ettin. bu huzuru bedelini saniye saniye ödeyip kazandın" dedi. o kadının 2012'si çok da iyi geçmedi. o da iyi geçecek bir 2013'ün bedelini ödedi belki de, tüm götsüzlüğüyle.
o kadınla 2013'te daha çok sigara içeceğim ben. bulutlar nefesimiz olacak.

sonra sevdiceğim... daha önce de aşık oldum. daha önce de mutlu oldum. daha önce de huzurlu oldum. daha önce de sevildim, daha önce de güvende hissettim. daha önce de güçlü hissettim. ama hiç bu kadar dolu, hiç bu kadar bir arada ve hiç bu kadar karşılıklı olmadı. 

2012de kendini gerçekleştirememiş insanlara karşı bir kaç savaş verdim. kah öfkeyle kah sabırla üstesinden geldim. kimsesiz ve tüm gücümle. belki bu savaşlar da bu aşkın birer bedeliydi. bilemem. 2013e dair aldığım büyük kararlarım yok bu sefer. belki okulum biter. belki daha çok para kazanırım, belki daha çok yer gezerim belki sigarayı bırakırım, belki daha az yalan söylerim. belki daha özgür olurum. bilemem. ama dileyebilirim sanırım. 

karşılıklı olarak birbirimizi hayatında istemeyen insanlar olalım ya da karşılıklı olarak isteyen. eğer karşılıksızsa bir his, unutalım gitsin. çok da çabalamayalım. akışına bırakalım. 
çok güzel yerler gezelim.
çok güzel anılar biriktirelim.
çok güzel yemekler yiyelim.
çok güzel insanları hayatımıza alalım.

2013'te herkes kendi olsun. varsın birbirimizi tanımayalım. ama herkes kendisi olsun. ne olduğunu bilsin.
keşke herkese tek tek mutlu  bir yıl dileyebilsem. mutlu yıllar sevgilim, mutlu yıllar deniz, mutlu yıllar mehtap, mutlu yıllar neslihan, mutlu yıllar şeyda, mutlu yıllar emre, mutlu yıllar can, mutlu yıllar duygu, mutlu yıllar dacar, mutlu yıllar mabel, mutlu yıllar ece, mutlu yıllar özlem, mutlu yıllar esra, mutlu yıllar tuğçe, mutlu yıllar fuat, mutlu yıllar cansu, mutlu yıllar zeren, mutlu yıllar ömürden, mutlu yıllar berk, mutlu yıllar gizem, mutlu yıllar roj, mutlu yıllar tolga, mutlu yıllar evrim ve ziya, mutlu yıllar fulya, mutlu yıllar ömer, mutlu yıllar müge, mutlu yıllar ezgi...
2014'e girerken gülümseyerek "ne yıldı ya hahahaaha" diyebilelim...
mutlu yıllar...

sapozhkelekh

bu bloga, bir sürü kullanıcı adına ve maillere isim veren o şarkı, sapozhkelekh...

Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Yataktan Fırlama


Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama. Yarım saat erkene kurulsun saatin. Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin… Pencereni aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin… Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin… Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin. Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart, Çek kızarmış ekmek kokusunu içine, Bak güzelim kahvaltının keyfine. Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis, Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin… Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile. Sonra koş git işine, dünden, önceki günden, Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla, ohhh şöyle bir hafifle Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için “alo “de. Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa… Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al. Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi? Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor.. Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak. Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun Saklama tabakları, bardakları misafire Sizden ala misafir mi var bu dünyada Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil, Şöyle keyfe keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının.. Gece evinde, dostların olsun Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun... Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun? Ama en önce ve illa ki sağlık olsun! *

*Can Yücel

omzun diyorum sevgilim...



omzunun kemiği diyorum, omzunun kemiği nasıl içimi kıpırdatıyor
ve saçın diyorum, saçın nasıl sen sen kokuyor...
ve sevgilim, gülüşün diyorum...
gülümsediğinde minik gözlerin kapanıyor ya, sanki tüm yarıklar, tüm yaralar kapanıyor...

sonra sabah oluyor sevgilim, şehirlerimizde sabah oluyor...

karışıyoruz insanların arasına, halk oluyoruz.
ellerimiz cebimizde, insan oluyoruz.
her ayrıldığımızda sanki rüyadan uyanıyoruz.
uyanık olduğumuzda her yer gri ya hani
uzaktan birbirimizi gördüğümüzde sanki gökkuşağı oluyoruz...

omzunun kemiği diyorum, omzunun kemiği nasıl içimi kıpırdatıyor.
sonra bir vapur geliyor, beni omzuna kavuşturuyor.

geziyoruz istanbul sokaklarında... cihangirden kabataşa inen bir yokuştayız, ben sana  bakıyorum. "baba" diyen yerlerim acıyor, sen sarıyorsun...
öpüyorsun...

birinci köprüye bakıyor, ikinci köprüyüyü görüyoruz.
köprüyü gördüğümüzde sanki gökkuşağı oluyoruz...

başkentin sokakları



kar altında yürüdük başkentin sokaklarında seninle. düşmemek için birbirimizi tuta tuta ya da kafalarımıza kar topu ata ata. başka kalplerde ısınıyor ya da ısıtılıyorduk bilemiyorum. yanaklarımız al al olup arkadaşımızın evine geldiğimizde hala gülüyorduk. sonra yatıp uyuduk. sabah olduğunda hala kar vardı. sen gittin. sonrasını hatırlamıyorum.

başkentin sokakları, başkentin ışıkları...
sevgilim, seni bana başkent mi getirdi ya da küçük iskender mi bilemiyorum...

bildiğim tek şey, baş ya da son; her şehrin karını beraber görmemiz gerektiği...

venüs'ün dilberi


En iyi arkadaşım, en sıkı dostum, tek aşkım, en fıtım...
Mutlu yıllar.

aşık olduğun zaman ben sana söylerim evladım

sevgilin içeride uyuyormuş gibi kahvaltı hazırlamak...

evet şizofrenik bir durum. evi toplarken sevgilin 1 saate gelecekmiş gibi toplamak...
alış veriş yaparken sevgilin gelecekmiş gibi yapmak, onun sevdiği abur cuburlardan almak... ardından sevgilinin gelmemesi ve abur cuburları abinin yemesini izlemek. yüzde gülümseme, içte halil sezai isyan!ı. hayır o da yesin lafım yok ama sevgilim de gelsin.
546843 yıldır yazılan öhöm yazılmaya çalışılan tezin, sevgili hayata girdikten sonra 4 günde yazılması. tırnakların sevgilinin sevdiği gibi kesilmesi, sevgilinin sevdiği kotun üstüne sevgilinin sevdiği kazağın giyilmesi.
garip olanı, bunların hiçbirinin sevgili tarafından görülmemesi...
aşklı olanı, sevgilinin sadece dokunma mesafesinde değil, hep yanında olduğunun hissedilmesi...

sevgilim ayakları üşüdüğünde, içeriden çorap almayacak kadar üşengeç ve çorabıma göz koyacak kadar da fıtıdır.

fıtı fıtıdır. ben de ona bu gidişle çorap örecek kadar aşığım işte ne yapayım...
dünyada en yakın olduğun kişiye en uzak olmak, yargısız infaza maruz kalmak, ortada kalan tüm suçların üstüne yıkılması, aşağılanmak, sürekli akıl verilmesi, hep 2'ye karşı 1 olmak...
en kötüsü de ne biliyor musunuz, evinde huzursuz olmak...

ama bu da değişecek elbet.
diğer tüm lanetlerin değiştiği gibi...

daldır elini, al kalbimi...


bul damarımı, bas ilacı, dindir acımı...
çok mutluyum şu anda
ellerim vücudunda
umurumda değil artık dünya...

laleliden dünyaya...


laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
bütün kara parçalarında..
                                  Afirka dahil

visa vol.kaçamak


migros'ta mısır 2.90tl
sahilde şezlong 10tl
can dondurmacısı'nda goralı 4tl
küçük bir kaçamağa paha piçilemez...

parmakarası terlik

bir kadın kahkahası,
bir kız bebeğin yeni çıkmış iki dişi,
bir vapur sesi,
azıcık deniz kokusu,
biri demli iki çay,
elde kalmış bir bilet...

şehirlerarası yaşanmışlıklar...

çok yoğun, çok duru bir şey.
nasıl desem... kaç plaka kodu eder toplamı,
kaç kardeş, kaç aşk eder?

kaç şarkı, kaç kıskançlığı öldürür?
kaça bölmek gerek güvenmeyi?
mutluluk, aşkla neyin çarpımıdır ya da dostluk kaç çarpı 1'dir.

masumiyet müzelerde mi kaldı sahiden ve kızgınlıklar haber bültenlerinde ve siyasi partilerde mi?
kaç dostluk affeder aşkı?
kaç aşk küstürür huzuru?

yapamıyorum...
neyi neye eklesem 0
neyi neyden çıkartsam aşk.

duru bir denize bakıyorum...
martılar falan...

fonda, dalga sesi...
fonda, istanbul.
ah istanbul.
kalbim istanbul.
çocuğum ankara.
yüreğim bursa.

tutuklu kaldım bir saatin içinde...
sayılarım var benim, bir de akrep ile yelkovan...
mecburiyetten değil. kalpten.
zaman...

akan zaman değil mesafelerdir..
iki yabancı yanyana,
iki dost uzak ara...

aynı yağmurda ıslanacağız hepimiz.
kimse daha uslu değil.
ve kimse daha aptal.

aşk aptallaştırır insanı. aptallık güzelleştirir.
aşkın bana anlattığı, içiçelik.
biraz çiçeklik.

yine mi güzeliz yine mi çiçeklik...
kareli masa örtüsü, biraz biber dolması...
sahiden soruyorum;

yine mi güzeliz yine mi çiçek?
hep mi güzeliz hep mi çiçek?

huhuhuhuuu...

"bazen sarışın küçük çocuklar, bazen ağaçlık yeşillik yerler, bazen masmavi gökyüzü, bazen gökkuşağı görüyorum" dedim.
gülümsedi.
deniz çok güzeldi ve hava durgundu.
sigaramız bitince kalktık. 
4lira hesap ödedik...
gördüklerimiz için fazlasıyla küçük bir bedeldi.


sevgili...

sevgili;
biz ikimiz, aynı cümlenin içinde ne güzeliz...

en güzel hikayem...

içimde kaybolmuş, ama içimden bir türlü çıkamayan bir adam var. hiç karamsar olmamama rağmen en karamsar türkçe şarkı bizim şarkımız mesela o adamla... yazılmış, çöpe atılmış intihar mektupları...
kaç yıl oldu bilemem ama "yıllar var ki onu unutmadım" diyecek kadar yıl var... sanki bir cam kırılsa tüm dünya kırılacakmış gibi gelir ya bazen öyle bir şey işte. pamuk ipliği bir adam...


bir yapbozu tamamlarken bakıyorum, büyük parçam eksik; kalbin olduğu...
anlatamıyorum. ayılamıyorum. bir mesaj atıyor, adı yok sırtı var bana dönük...
ayılamıyorum...
hani soruyorum kendime hiç yaşamamış olmak mıydı daha iyi olan yoksa en azından denedik demek mi?
peki her ikisini de yaptıysak...
o toyluk, o işgüzarlık...
gidenin gitmesi,  gidenin de kalanın da değişmesi...
yani kim diyordu onu özdemir asaf mı?


"geleceğim, bekle, dedi gitti.
ben beklemedim
o da gelmedi.
ölüm gibi bir şey oldu
ama kimse ölmedi"


bu muydu sevgimizin özeti. aşkımızın...
şimdi hala senden aldığım bir haberle içim kıpırdanıyor. miller uzakta...saatler uzakta... yarın unutacak ve bir daha ki herhangi bir özel güne kadar belki de anılmayacak ismine...


bazen düşünüyorum gelse, ne varsa alsa... yok diyorum sonra...
hiç gelmese, her şey olduğu gibi kalsa...


kahramanım, çok özlediğim...


ama bil ki farklı bir hayaldi; işkenceydi bazen, bazen çok güzeldi...

"sen yoksan bahçeli de yok, bigos da yok..."

"Merhaba hayatımın en renkli insanı...

Şimdi ben şey dicem, eeeeee işte ben bazen pek konuşamam utanırım bazen bilirsin :) ama sana içimdeki seni anlatabilmek istiyorum biraz da olsa :)
------------------yarım dakika sonra---------------------------

Mesela sensiz rakı içtiğimde hiç sarhoş olamıyorum sadece sürekli keşke bilu da olsaydı diyorum, mesela ankaradaysam ve sen yoksan bahçeli de yok, bigos da yok. sensiz ankara çok eksik... sen de başını alıp gitme kıvamı bir tek senle gidiyor mesela bu bir numaralı seni çok sevme sebebimdi bu arada :D yeni tanışıyorduk da öhöm neyse...

hani sen demiştin ya birgün yine biz işleri bok ettiğimiz bigünde ben çok korkmuştum hani "bizim birbirimizden başka kimsemiz, ankaradan başka şehrimiz yok" diye... ne zaman kafam bozulsa bu sözünü hatırlayıp uyuyabiliyorum...

Şu birkaç sene içinde o kadar çok şey öğrendim ki büyümekle beraber... en güzeli sizin dostluğunuzdu, kazandığım en kıymetli şey. hayatımda böyle bir şeyin varlığını bilmek o kadar güven veriyo ki sanki hiç tek başıma kalmayacakmışım gibi, eğer siz varsanız hep mutlu olacakmışım gibi... ne bileyim ankarada barda deli gibi dans edip kusarken de isimsiz şahıslarla öpüşürken de :) istiklalde içerken de, silivride muhabbetin en kralını yaparken de :) onur yürüyüşü için slogan atarken de :) çok kız varken de çok kız yokken de :)

çok değerlisin dostum, seni seviyorum, iyi ki doğmuşsun, iyi ki varsın...

ha bir de şu yunan adaları fikrini de çok ciddiye aldım ona göre :)
nice güzel yıllara, yine çiçek yıllara..."


şimdi ben, daha iki gün önce, artık hiçbir şey eskisi gibi değil. kimsem yok neden doğum günü yapayım ki derken; laflarım tek tek götüme girdi.
önce dukito "sana yemek ısmarlayacağım" diyerek ece, emre, mehtap ve can'ın katıldığı minik bir sürpriz yapmış, uçuç böceğinden pasta almış ve beni mutlu etmişti. "aslında o kadar da yalnız değilim belki de" diye düşünme sebebim de bu sürpriz için haberdar edilmiş ve bi şekilde gelememiş de olsa "orada olmayı çok isterdim" diyen insanların varlığıydı. önceki iki günümü "son sardunyalar" ve "eskidendi" dinleyerek geçirmiş biri olarak mutluluğa karşı depresif ve yalnız kalamadım. kırgın olduğum ve bi şekilde "hadi görüşürüz" lerimin lafta kaldığı insanları düşündüm. gülümsedim sadece anılarımız için bile gülümsenmeyi hak ediyorlardı. tabi hepsi değil.

her neyse... pazar akşamı dukito'da kalıp gece 12yi bekledim mesaj atanlar arayanlar için. derken bu kez bir dondurma ve mumlarla salon kapısında belirdi dukito... istediğim gibi şımarabilirdim zira ben doğmuştum. iyi ki doğmuştum ve iyi ki vardım...

sonra ardarda pek güzel, kendimi çok iyi hissettirecek bir çok mesaj da geldi. ama bir tanesini defalarca okuyup ağladım.
cevap bile yazamadım doğru düzgün...
sabah uyandım yine okudum yine ağladım. güldüm. ağladım. bazen birileriyle kötü ve gözyaşları içinde geçen günlerin, bugün gülümseyerek hatırlanması gerçeğiyle yüzleştim...

sonra şeyda dedim...
şeyda benim arkadaşımın arkadaşıydı neticede. hatta arkadaşımın sevgilisinin ev arkadaşıydı en başta. ama arkadaşım canım, arkadaşımın sevgilisi kızım olunca...
şeyda da içimden bir parça oluverdi. birbirimizin pantolonlarını giyebildiğimiz için, içip dağıtabildiğimiz için, her şeyi yiyebildiğimiz için, sakaryadan bahsedebildiğimiz için, bazen susup sadece susabildiğimiz için.
kavun sevmese de beni sevdiği için...

ve şeyda, sadece hayatımda olduğun için. sadece telefonumda numaran kayıtlı olduğu için bile çok teşekkür ederim sana.
bana yukarıdaki yazıyı yazdırabilecek her ne yaptıysam senin için iyi ki de yapmışım. seninle olan her şey iyi ki şeyda...

şimdiyse söyleyeceğim tek şey, ankarada görüşürüz. ben pasaja gelince ararım, çıkıp dışardan alırsın beni...

seni seviyorum...

bir söyler bin gülerdik...

ah o yazlık sinemalar, kapı önü akşamları
saksıda son sardunyalar, avluda el yazmaları

ah ne kahraman ne cesur, ne güzel çocuklardık
her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık
ah kaldırımlar biliyor, bi devir muhteşemdik
güz güneşinden hüzünlü, ilk yazdan şendik

hem utangaç, hem hevesli mektepli sevgililerdik
pek kırılgan pek acemi, bi söyler bin gülerdik
hem utangaç, hem hevesli mektepli sevgililerdik
pek kırılgan pek acemi, bi söyler bin gülerdik

o pürtelaş piyasalar, ilk sevda ilk gözyaşları
yolları hep gurbete bağlar, ah o gönül şarkıları...




sezen aksu konserleri benim için hep sürpriz dolu olmuştur. hatta sezen aksu'nun sahnede olduğu her gece...
bu sene de ilk doğum günü hediyem sezen aksu akustik konseri bileti oldu. ama esas sürpriz sahnede o kadının "son sardunyalar" şarkısını söylemesi idi. oturduğu yerden, cihan okan'ın yoğun vokali ile...
tam da bu şarkıyı hayatıma fon müziği yapmışken...


hani çocukluğun kokusu, hani arkadaşlığın dostluğun reçel tadı... kimine memleketi, kimine yazlığını, kimine ilk aşkını anlatan şarkı... gözlerinizi daldıran, mektepli sevgililer olduğumuz zamanlar... sorgusuz sualsiz dostluğun tene yansıması... best friend kolyeleri. aynı tişörtten alıp giyen sevgililer, arkadaşlar. ne kadar insan kaldı ki "kendime bunu alırken sana da şunu aldım, tam senlik" diyen? söyleyeyim; yok denecek kadar az. 


bakışından, soluğundan düşündüğünü anladığımız sevgiler... hep uzakta kaldı. hep bir hayat telaşı, hep bir yok sayma... 


hani bilirsiniz 2'li arkadaşlıkları. hani birini görünce hemen diğerini de sorduğumuz. ikisini ayrı gördüğümüzde şaşırdığımız arkadaşlıklar.
hani mutluluğu ile mutlu, mutsuzluğuyla mutsuz olduğumuz arkadaşlıklar...
sırf o iyi olsun diye şartları zorlayıp yanında olduğumuz ve yanımıza beklediğimiz arkadaşlarımız...
kardeşten öte, aileden öte, ama sevgiliden de öte bir "bir olma" hali...
pür telaş piyasalar...
onu üzen adamı/kadını cezalandırmak isteyecek kadar tutkulu dostluklar...
kendi de yaşamadıysa kimsenin anlayamayacağı, kimsenin göremediği ama yan yana gelinen her anda o iki kişinin gözleriyle görebildiği manevi bağlar...
bazen yıllara sırtını yaslayan, bazense sadece bir anda oluşan zincirleme arkadaşlıklar...


şimdi düşünüyorum, şarkı boyunca düşünüyorum hatta... neden!? neden artık yok bunlar? zaman mı? teknoloji mi? sadakat mi? neydi bizi doğallıktan uzaklaştıran, çıkarlar mı, ego mu, şımarıklıklar mı?


cevap veremiyorum...


sadece 2 lt kola ve 3 paket çekirdek ile 12 saat aralıksız gülüşmeler, paylaşımlar... yazlığın akşam kokusu, yenen ilk kazığın sarhoşluğu, 1gün arayla dostluğu düşmanlığa dönmüş insanın bahçesindeki begonyalar, bağrına basıp ağlamasına ağladığın çocuğun siyah saçları, yokluğuna üzüldüğün adamın sarı saçları, sırtını yasladığında hızla çekilen kadının uzun ince elleri, şımarıklı yüzünden seni ortada bırakan kızın lacivert konversleri, artık seni unutan arkadaşının çilleri, yağmurun elleri, karın soğuğu, istanbul'un haylazlığı, ankara'nın tembelliği, silivri'nin kuru teni, orta okulun masumluğu, lisenin havaları...


şimdi ofiste oturmuş bunu yazarken bir yandan kayıplar - ama gerçekten kayıp olanlar- ve kâr kalmış anılar için gülümsemeler... 


avluda el yazmaları...


şimdi kimseye anlatamadığım o milyonlarca bağ, üzüldüğümü söylediğimde "siktiret takma ya" diyen soğuk, hastane yalnızlığı...
şimdinin kan acıtan hatırlama duygusu. hatırlamak en ağır ölüm dostlar... özlemek, görmemek değil, hatırlamak...


ne kahraman ne de suç, ne güzel çocuklardık.
ama çocuklardık işte. hep birilerinin kahramanı sanırken, hep birilerine kahraman olurken, hep sevdiklerimizi kahraman ilan ederken... anlatamıyorum artık diyorum ya, kimse inanamıyor bana diyorum ya... işte sezen anlıyor, bana da hatırlatıyor...


ah kaldırımlar biliyor, bir devir muhteşemdik...


kaldırımlar biliyor. o en güzel insanlarla ya da o çirkin insanların en güzel yanlarıyla bir söyler bin gülerdik, şimdi sadece sokaklar, kaldırımlar biliyor; deniz biliyor, istiklal caddesi biliyor...


bilen hala biliyor...





ne güzel bazen sanki biraz ve hep her şey...

prayd!





yüzlerce belki binlerce kişi "kendi" olduğu için gururluydu bugün...
peki siz ne zaman "kendi"niz için eyleme geçtiniz. ne zaman örgütlendiniz, ne zaman ayrım yapmadan gülümseyip birbirinize anlayış ve hoşgörü gösterdiniz?


kristal çocuklarız, yansır, parlarız...
oluk oluk, kahkaha kahkaha, mavi mavi, kırmızı kırmızı, mor mor...
kendimiz gibi...

istanbul hatırası...


istanbul hatırası hakikaten nedir? eğer istanbul'a ilk kez bir turist olarak geldiyseniz belki bir biblo, sultanahmet meydanını gösteren bir buzdolabı magneti, bir kahveci tepsisi, sedef kakmalı bir hançer.. ama ya istanbul'da doğup büyüdüyseniz ve oradan ayrılmak zorundaysanız.. kendi iradeniz ve tercihinizle memleketi terketme yoluna gidiyor ama kalbinizi istanbul'un bereketli topraklarına gömüp gidiyorsanız. o halde istanbul'dan ne hatıra alırsınız? bir torbaya denizin kokusunu koyabilir misiniz? erguvanların renklerini yanınıza alabilir misiniz? sabah evden çıkıp şehirde kaybolmanın verdiği zevki, sizin ve ailenizin hatta sülalenizin tarihinin gömülü olduğu yerlerde dolaşmanın, her sokakta yeni bir tarihi eser bulmanın verdiği keyfi çantanıza koyup götürebilir misiniz?

aslında herkesin istanbul'u birbirinden farklıdır. birine göre trakya tarafına doğru uzandıkça ayçiçeğive soğan tarlalarıdır, birine göre lezzetli ve soğuk kaynak suları, koca koca fıstık çamları, sarıçamlar, kızılçamlardır. birine göre sarıyer sahilinde sabahlamak, birine göre bebek'te sabah, üsküdar'da akşamdır. kız kulesidir, haydarpaşadır.. kirazlıtepe ve aksaray'ın, bakırköy'ün, nişantaşı'nın, harbiye'nin elli sene önceki halidir. ne hatıra alınabilir geçen günlerden? hayatı tanıdığınız ilk yıllarda kendinizi sorgusuz sualsiz yaşamın kollarına atmanıza, herşeye bir çocuk gözüyle, meraklı ve inceleyen gözlerle bakmanıza neden olan o his, hidiv kasrının ya da yıldız parkındaki bazı köşklerin duvarlarına yapışmış kalmıştır; sökemezsiniz. bazı gözyaşlarınız, yüzyıllardır orada duran bazı taşların üzerindeki yosunlara karışmıştır.. ne alabilirsiniz bunları hatırlatması için? bunun hatırası ne olabilir? 

hatıra özlem gidermek için alınıyorsa eğer, bu istanbul için işe yaramaz. öyle birşey olmalı ki istanbul hatırası, balıkçıları, altgeçitleri, akşamın telaşını, güvercinleri, avluları, kahveleri, çarşıları bazı kokuları ve bazı duyguları özlediğinizde size yardım etsin. bu mümkün mü?.. bazı yağmurları, bazı güneşleri anımsatmalı, bu mümkün mü?. istanbul'u göğüyle, deniziyle, dereleriyle, sabahları, akşamları ve geceleriyle hatırlatmak için mavinin öyle bir tonu olmalı ki hepsini toplamalı içinde...

istanbul'u düşünmek için hatıraya ne gerek var..istanbul hatırası güzel birşey değildir. 

baktıkça istanbul'da olmadığınızı hatırlatacak acı birşeydir.*

*alıntıdır.

haziran...

şaka maka derken -ki şaka maka demedik- haziran geldi. istanbul gittikçe ısınıyor, ankara havanın ısınma oranıyla beraber daha da hayal oluyor. istanbullarda geziliyor, arkadaşlar geliyor, yazlıkta ağırlanıyor, rakılar içiliyor, kavunlar yeniyor, aman yarabbi...


herkes özleniyor, "gel lan" diye mesajlar atılıyor... 
yıllık izne gün sayılıyor, sevgiliye bırbır yapılıyor. iş yerinde yorulunuyor, yollarda terleniyor, çılgınca fringe izleniyor, ara ara kendimiz ajan dunham sanılıyor, peter ile öpüşülüyor ve ardında rüyadan uyanılıyor.


ama her şey güzel gidiyor...


akşama da havuza gidiliyor, açılış yapılıyor. göbek açılışı...

fed 2

dedemin gençliğinde aldığı fed 2 marka fotoğraf makinesi elime geçti ve çalıştırmak için çıldırıyorum. zira fotoğrafını çektiğim şeyleri ışınlayabilecekmişim gibi bir heyecan duymamı sağlayacak bir kokuya, hüzne ve cazibeye sahip bu makine...
ben kek gibi kararlı olsam da illa birileri jöle gibi değişken oluyor. işin sonunda herkes jöle seviyor. bense kek gibi kararlı olduğum için kuruyup  kalıyorum...


aslında herkes aynı yanii...

avlu vol. 2012

can: yeaaaa kızım ben uzun zamandır böyle güzel bir kız görmedim ama var yeaaa...
bilu: uzun süredir görüşmüyorduk ya ondandır.
can: yeasdlfkjasdfkls evet abi yeaa...


yani yaz geldi canlarım...