Şafak Pavey

sevgili Şafak Pavey...
ne kadar güzelsiniz...
ne kadar güzel bir kalbiniz var...
"“Bence okullarda uyuşturucu dersi olmalı, ırkçılık hakkında ders olmalı, polis vahşeti hakkında ders olmalı, insanların aç kaldığı hakkında dersler olmalı ama yok! Onun yerine beden eğitimi var. Haydi voleybol oynamayı öğrenelim.”

Tupac"

alıntıdır
daha çok yaşamalıyız...
seninle çok fazla anı yaratmalıyız,
çok fazla fotoğraf bastırmalıyız.
sadece istanbulda değil bir sürü ülkenin bir sürü şehrine bırakmalıyız izlerimizi, adımlarımızı...
ve sevgilim...
seninle ben, çamaşırlarımızı aynı ipe asmalı, birbirimizin çoraplarını giymeliyiz...
sevgilim, benim...

hıh

sevgilim ve ben böyle uyuyoruz...
ya siz?

bu kafe benim evimmiş meğer...






insan çiğ bir varlıktır. çiğ değişe değişe insan olmaz.

senin omurgan çekilip alındığında yanında bir ben vardım kadın...
peki sen neden benim kemiklerimi kırdın?


bazen kendini gerçekleştirememiş olan insan "nasıl oluyormuş ha, omurgasının alınması insanın, nasıl oluyormuş" diye sormak istiyor sanırım, ama kadın, bunu yanlış insana yaptın...


ikinizin de kalbini söküp alan ben değildim ki, ikinizin içini de karartan, kalbine bencillik ve ego sığdıran ben değildim ki...
sadece ikiniz aynı kefedesiniz, yersiz yurtsuz ve lanetlisiniz "iyi kalplerinizle"...
ne yazık her zaman, ama her zaman eksik olacaksınız...


kadın avını izledi, bıraktı mısırları, arpaları; yesin dedi. yesin, onun burada ne yapacağını göreceğim ve belki zayıf anında vuracağım...
sonra kadın bana diğerinin kellesini dişleri arasında getiren bir köpek gibi yaklaştı. sadece iğrendim. kahraman değilsin ki sen dedim. ağzına bir tekme attım...


zavallılar dedim. sadece zavallısınız. önünüzde size verilen hayatı yaşamak yerine birbirinizle oynuyor, karşılıklı salak ayakları yapıyorsunuz. gülüyorum, acıyorum...


"biri haysiyetsiz, adsız yorumcu, karaktersiz canlı, zararlı hayran, acınası varlık...
diğeri kendini hep haklı görmesine rağmen yüzüme bakıp kendini savunacak cesareti olmayan "egolar tatmin" insanı, küçük nankör, büyük bilge, ihanet kraliçesi..." 


fırlattığım bütün bir kalbi parçaladınız siz, dokunmadan havada parçaladınız...
bu denli acıyacak insanları hayatıma almış, önemsemiş, iyiliği için dua etmiş olmaktan dolayı utanıyorum...
şimdiyse acılı ölümlerinizi diliyorum...


"niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına?
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?"

derdi nilgün marmara ve ben de sorar olmuştum artık kendime bunu, durmaksızın.
taa ki, bir gün bir kuş kalbime konuncaya dek...

bizim büyük çaresizliğimiz




evet sevgilim olabilir, evet onu çok özlüyor olabilirim ama bu demek değildir ki hayatta başka güzel şeyler olmuyor. dün akşam ne zamandır izlemeyi istediğim bir filmi izledim. alakasız bir şekilde last fm'den tanıştığım tatlı bir adam, "madem yine ankaraya gidiyorsun bu denli hevesle, bari bir ara "bizim büyük çaresizliğimiz" filmini de izle" dedi. derken 1-2 ay içinde bu film için o kadar çok şey duydum ki... kitabı desen cabası. ama kitabı okumadım ne yalan diyeyim.


neyse. gelelim filme. film 2011'de vizyona girmiş, ben hiç duymadım sanırım. ardından sessiz sedasız cannes film festivaline de gitmiş.


film 2 yakın dostun evlerine küçük bir kadının gelmesiyle başlıyor. ardından iki adam da bu kadına aşık oluyor. kadına dost gibi görünseler de ikisi de aşk ile yanıyor ve bunu birbirlerinden saklamıyorlar. kadına duydukları aşktan çok ikisinin bağı beni etkiledi. iki adamın birbirine duyduğu, güven, geçmiş, dostlukla harmanlanmış bir aşk. böyle dedim diye filmi eşcinsel temalı bir filmmiş gibi algılamayın. sevginin en yoğun hali, en huzurlu hali onların yaşadığı.


çetin ender'e bir şarkı dinletirken bakışmaları, kavga ederken birbirlerinin en zayıf noktalarına parmak basmaları, beraber yemek yaparken ki uyumları... o kadar imrenilesi ki...
birbirlerine sataşmaları ve bana en sevimli gelen, koyu bir tartışmanın ardından çetin odadan çekip giderken "çayın bitince seslen" demesi...


işte bizim büyük çaresizliğimiz böyle bir şey. aslında ikisi aynı kadına aşık olmamış olsaydı da, birinin çaresizliği diğerinin de çaresizliği olacaktı. çetin kalkıp ender'e "oğlum ben birine aşık oldum ama umutsuz vaka" deseydi, engin ona "çaresizsin" demezdi, "abi çok çaresiziz, ne yapacağız" derdi yine de.


filmin ankara sokakları, parkları ve manzaralarıyla süslenmesi de ayrıca gülümsetici. ben ankaradan geleli 2-3 hafta olmasına rağmen yine özledim...


filmi izleyip yatağıma yatarken, can parçam olsa da şimdi bana küsmüş olan dostuma mesaj atasım geldi. "sana ağğğşığım lan" diye. vazgeçtim, onun için aşk dileyip uyudum...
sabah uyandığımda ağzımdaki tarçınlı tat muhtemelen filmden kalmıştı...
sevgilim...
seni çok özlüyorum.

eskiyeni

artık her şey yeni...
her sabah bindiğim otobüs yeni, her sabah beklediğim durak da...
senin okulun her sabah bir kez daha yeni, kafanı koyduğun yastık da.
arkadaşlarım her buluşmamızda yeni ve annem de -bilmese de-
doğan güneş her sabah başka güzel ve her pazartesi bir öncekinden daha yeni, her cuma daha mor ve her pazar sabahı daha yeni.
her geçen an, her yeni mesaj ve her eski şarkı çok daha yeni.
her eski artık çok daha yeni...


her şehir yeni, her sokak yeni...
sana bir sır vereyim mi, bu ülke çok yeni...
yüzümü öpen rüzgar, enseme damlayan yağmur ve ellerimi üşüten bu kar çok yeni. hep gittiğim kahve yeni, hep içtiğim bira, bankında saatler geçirdiğim kuledibi çok yeni, çok başka...


kalbimin sesi, atışı, içine dolan kan çok yeni...

bugünlerde çok yeniyim ben ve çok başka...

hani diyordum ya hep, "başka türlü bir şey istediğim" diye...
işte bulduğum o tür bir şey;
seninle...

bazen...

14 şubat

sevgilisi olmayanlar için kötü bir gün bugün, ama seveni olmayan için her gün kötü, biliyor musunuz????

Allah'ım Ankara ver!

buz gibi hava, yürüyorum.
yüzüme öyle vuruyor ki rüzgar, yerdeki tozu toprağı bile yüzüme doğru kaldırıyor. eve daha çok var. ayakkabılarım su aldı. omuzlarımda manevi değil, bildiğin yağmurun karın ağırlığı. rüzgara karşı yürüyorum ama cüsseme rağmen rüzgar ittiriyor beni. çok yorgunum ve çok soğuk. dudaklarımın kurumaya başladığını hissediyorum. her şey çok soğuk, her şey çok zor.
yoruluyorum.
dinlenmek için elimi bir direğe yaslıyorum, o kadar soğuk ki, yapışıyor elim. taksiler durmuyor, sesim duyulmuyor...
benden başka kimse varlığımın farkında değilmiş gibi. o kadar farkımda değil ki insanlar, ben bile farkıMdalığımı yitiriyorum.
eve daha çok var.
rüzgar kuruttuğu dudaklarımı adeta "çatır çutur" çatlatııyor. kimse yok aklımda ve kimsenin de aklında yokum.
üşüyorum, titreme geliyor.
"allahım" diyorum, "allahım insanlar nasıl sokaklarda yaşıyor". cevap veremiyorum. ıslanan ayaklarım daha da ağırlaşıyor. yaşama tutundukça aşk, sevgi, özlem, kin, tutku, nefret daha da anlamsızlaşıyor. durun lan yaşamam lazım, sonra aşık oluruz diyor tenim.
sokağıma giriyorum, yüzüm uyuşmuş. "insanlar soğuktan felç oluyorlar lan" diye düşünüyorum. ağzımı oynatmaya çalışıyorum. allaha yalvarıyorum, "nolur allahım varayım eve" diyorum.
merdivenlere geliyorum. zile basacak gücüm yok, anahtarlarımı alacak gücüm hiç yok. burnumla zile dokunuyorum. 1 kat daha çıkıyorum.


içi sıcak su dolu bir küvet... ellerim o kadar soğumuş ki, üstümü çıkartmak için onlara hükmedemiyorum... yavaşça giriyorum içine.. 
adeta çözülüyor ellerim, hafif yanmalı, biraz hazlı... sabrettikçe keyifli ve sıcacık. bir yandan güvenli, huzurlu.
benim küvetimin adı Ankara...











ço' mutluyum lan...
o yüzden kırmızı yazdım.

annem, beni aşka ver...

anneler gecikse de annedir
geçer iken uğranılan
bir yer belki babalar
anneler ki hep elzem
babalar çok da acil değil.

bitmiyorlar...



boğazımdan uçuruma uğultular ve ruhlarla
oradan da göğsüme titreten bir rüzgarla
düşüp duruyor kelimeler, her biri kayboluyor
gidiyor gidebildiğince, sessizce sulanıp eriyor...


bilmiyorlar bir ayrılık var; gittikçe kayboluyor
duvarımda alevden delikler boğuluyor, yenilip duruyor
bilmiyorlar bir ayrılık var; gittikçe hapsediyor
karşımda bekleyen gölgeler; biliyorum dinlemezler...


eriyorum bitiyor...


hem de sonsuza kadar..
beni içine sor!
kaçar gibi sanki, kesintisiz kaldım...


hep aynı...


kahinar...

ha zır la b(s)e ni

hazır olduğunda söyle;
seni seveceğim.

beni de hazırla seni sevmem için.
gözlerimi ve ellerimi de hazırla.
-kalbim hazır gibi.-

sen kendini hazırla.

hazır olduğunda söyle bana.
seni seveceğim.

hazır ol sevmeme seni.
hazır et kalbini.

hazır ol!
seveceğim seni...

2012

sevgili 2012.
canım 2012.
ne güzel geldin 2012.
beni pek mutlu ettin 2012.
bütün yıl böyle güzel geçsin
çok teşekkür ederim 2012.

ışıl ışıl bir yazı...

bir kadın tanıdım tanımadan önce. kendisini hiç görmeden önce.
sanki odamın bir köşesinde duran, pek de açılmayan bir çekmece gibi.
ortak tanıdığımız herkes onun çok iyi biri olduğunu söylerdi, bir de telefonunu açmadığını pek...
istanbul'a kar yağan ve elektriklerin gidip gelmesini fırsat bilerek buz gibi olan odamda ellerimi popomun altına koymuş otururken getirdi kendini aklıma kendini.
özledim birden.
birileri sayesinde onu tanımış, onun sayesinde birilerini tanımıştım ben.
onun sayesinde tanıdığım bir adam, sevdiğine hediye seçmek için aradı beni...
gülümsedim.


hayatın insanları milyonlarca bağ ile bağlayıp, o kadar güçlü bağlamasının yanı sıra birbirinden söküp aldığı gerçeğiyle yaşarken biraz daha bağladım kendimi ona...


seni arayıp bunları söyleyemem güzel gözlü kadın ve Ankara'ya da ne zaman geleceğim bir muamma...
o yüzden kadın içimden gelmişken tüm bunlar, ertelemek istemedim hiçbir kelimemi...
 iyi ki tanımışım seni ve iyi ki varmışsın...
bugün seni seçtim pikachu!

üstümde ölü toprağı var bugün...



üstümde ayların, yılların ağırlığı var.
üstümde binlerce bedenin ağırlığı var.
üstümde türlü türlü nankörlükler, türlü türlü yozlukların ve toylukların ağırlığı var. 
üstümde senden kalma bir tişört var bir de...

dirilerden bir isteğim yok. bana ölülerden can verin. bana vazgeçilmişlerden, terkedilmişlerden haber verin. gülüp oynamaya gelindiğinde herkesin halaya katılmasından değil, koşarken düşenin üstünden atlamak yerine, onu kaldıracak onuru ve cesareti verin. 

ve ben asla kimseyi sevmeyeceğimi ve kimseye ait olamayacağımı bir kez daha anladım bugün. sebebiyse ne üstümdeki bedenlerin ne de senden kalma tişörtün ağırlığı değil...
ben onlardan olamadım.
o kadar çiğ olamadım.

hiçbirinizle dövüşemem...
sizin alınız al inandım, sizin morunuz mor inandım.

benim dengemi bozmayınız...


sessizlik elma yiyemez...


O ve ben. Bir kez daha yaşamak için, uzun değil ama! Bir kez daha sevişebilmek için, bir kez daha karın ortasında kalabilmek için sessizlikle arkadaş oluruz. 
Dünyanın bir hücre olduğunu unutmak için inşaa ettiğimiz hücrede, sessizlik perdeler kadar kirlidir oysa. Hiç hikaye yaşayamaz, şiir de okuyamaz, sessizlik elma yiyemez. 

Umay Umay
çünkü ben hep "sevmek" yeter sandım.
bir şeye başlıyorsak bir şeyi bitirdik sandım.
yanıldım.

başka türlü bir şey

sahi bu şehirde, o veya şu şehirde...
yeryüzünde sevilecek kim kaldı?
hep dedik, çok sevdik dedik, aşk için ölmeli aşk o zaman aşk dedik; farkında mısınız, hiçbirimiz hiç ölmedik.
hep yalan söyledik, yalan söylettik...
mış gibi yaptık. miş gibi yaptık. 
iki yüzlüydük hepimiz. hepitopu 1 sevişmeydi hadi bilemedin 5 sevişmeydi, bilemedin hep seviştik. ama anlaştık mı hiç?


senin kadar şiir ezberlemedim ben, senin kadar konsere de gitmedim, senin kadar acı da çekmedim, senin kadar zengin de olmadım ben. hiçbir şeyi sonuna kadar olmadım ben.
aynı şarkıyı iki aşka sığdıracak kadar aşağılıktım belki ve bir şarkıyı iki aşka sığdıranlara aşık oldum zaman zaman. bazen bir koltuğa iki karpuz sığdırmadım ama koltuklarda sevişmişliğim de olmadı değil. 


kahraman olmaya çalıştıkça bi boka yaramadığımı gördüm hep ve kahramanı olmaya çalıştığım kişilerin de birilerinin kahramanı olmaya çalışmasını izledim hep, haz ile.
sonra onlar sikilmişlikleri ile kalmışken benim ruhum can çekişti durdu hep.
ruh can çekişti.
ruhum can çekişti.


aslında tüm söylediklerim bir iç çekişti.
farkında mısınız, yanımda olmanızdan başka her şey ne kadar boş.
yanımda olduğunuz anlar bayım.
ne kadar sıcak.
şimdiyse bir kedi. bir de kitap.


kafam bulanıyor, tepem ısınıyor...
sizi sevmem bir başkasına sorun olur mu?
beni sevmeniz geçmişinize ayıp olur mu?


ne kadar çok şeyden vazgeçtik oysa ki "elalem ne der" diyerek.
hiç bitmeyeceğini sandığım her şey hep bitti.


aslında bunları dedim de, demek istediğim şuydu;
"bir kez uyutsaydın beni dizinde, ölmezdin ki..."
sonra zaman geçince her sevişmişlik, her dokunmuşluk, her öpüşmüşlük bir sihir, büyü vs...


ama bana bozulmayan bir büyü lazım. aşktan başka bir büyü.
yani sizin anlayacağınız, başka türlü bir şey benim istediğim...

sonra ne mi oldu???

...sonra
biz büyüdük ve kirlendi dünya.
merhaba!!

ben Ankara'yı seven İstanbul'lu, göbekli kız.
ben Ankara'da hiç sevişmemiş, ama her seferinde Ankara'yla sevişen kız.
ben Ankara'da hiç aşık olmamış, ama her seferinde Ankara'ya aşık olan kız.
ben Ankara'da sarhoş olan kız.
ben Ankara'da düşen kız.
ben Ankara metrolarında mutlu olan kız.
ben Ankara metrolarında kaybolan kız.
ben Ankara kafelerinde gülen, ağlayan, masumlaşan kız.
ben Ankara'da huzur dolan kız.
ben Ankarada limonata karşılığı peçete katlayan kız.
ben Cafe Classic'te 8 saat aralıksız oturup çay içen kız.
ben hep 7.cadde Nilüfer Turizm'den bilet alan kız.
ben hep 7. cadde İş Bankası'ndan para çeken kız.
ben hep gri dense de sadece güneşli günlerle gelen kız.
ben Kurtuluş'ta kulağında mp3le ve parmak arası terlikle gezen kız.
ben Anıtpark'ta içip dertleşen kız.
ben Ankara'nın sevdiği kız.
ben Ankara'yı seven kız.
ben Ankara'da öğrendiği gibi önce sütü kaynatıp üstüne neskafe döken kız.
ben Ankara'ya gittiğinde Bigos'a uğramadan dönmeyen kız.
ben Aylak Madam'da, Shaman'da, Leman'da kendini bulan İstanbul'lu kız.
ben Ankara'da kuzenleri kuzen, anneleri anne edinen kız.
ben herkes İstanbul'a kaçmak isterken Ankara'ya kaçmak isteyen tek kız.
ben Ankara'da hem özlenen, hem sevilen, hem eğlenilen hem öpülen kız.
ben Ankara'ya özlemeye, sevmeye, eğlenmeye, öpmeye gelen kız.
ben Ankara'da tuvalete kolay kolay gidemeyen kız.
ben Ankara'da hep sabahlayan kız.
ben Ankara'da en çok Sincan'ı seven kız.
ben kuş alıp adını Etimesgut koyacak olan kız.
ben gece gece Kolej'de ev bakan kız.
ben Anıtkabir'i 6. caddeden görüp heyecanlanan kız.
ben sabahın 6'sında kapıda kalan kız.
ben Ankara'da herkesten nefret eden ve herkesi temize çeken kız.
ben Ankara'da insanların gözlerinin içine baka baka enselerinden öpen kız.
ben Ankara'da yeni tanıştığı insanları dünyanın en ciddi işini yapıyormuş gibi dinleyen kız.
ben Ankara'da gayleri pandikleyen kız.
ben Ankara'da tavla oynayıp 6-4 yenilen kız.
ben Ankara'da doğum gününü kutlayan ve yıllık izin kullanan kız.
ben Ankara'da adam kaldıran kız.
ben Ankara'da adamdan kaçan kız.
ben Ankara'da zengin olma planları yapan kız.
ben Ankara'da dişini kıran, parmağını yaran kız.
ben Ankara'da mantara takılan kız.
ben Ankara'da kedi bakan kız.
ben Ankara'da oturduğu yerde kusan kız.
ben Ankara'da oje çalan, cüzdan çalan, bardak çalan... ben Ankara'daki hırsız kız.
ben Ankara'ya sığınmaya gelen kız.
ben Ankara'da her gününün fon müziği Perfect Day olan kız.
ben Ankara'da saçını sadece Ramazan'a kestiren kız.
ben Ankara'da akrostiş yapan kız.
ben Ankara'da ğğğ ğğğ diye gezen kız.
ben Ankara'da "Anadolu'dan gelen" kız.
ben Ankara'da şiirler şarkılar dinleyen/okuyan/sindiren kız.
ben Ankara'da halay çeken kız.
ben Ankara'da gay ojelerle gezen kız.
ben Ankara'da tavanda ay, perdede galata kulesi manzarası gören kız.
ben Ankara'da öpüşen bulutlar, kalp şeklinde biberler gören kız.
ben Ankara'da yemediği akşam yemeğinin salatasında gözü kalan kız.

yani ben Mina Martini. 
sizi sevmem size ayıp olur mu?

bence ışın karaca her türlü gider. alayına gider.

şimdi bakıyorum hayata 90'lı adamın aşkından ne olur amına koyim diyorum. sonra durup düşünüyorum...
ulan diyorum "sen" diyorum kendime. kendime çok samimi davranıyorum ve "sen" diye hitap ediyorum. diyorum ki "sen ulan sen, bundan tam 11 yıl önce annenden aldığın haftalık 10milyon lira ile o sevdiceğinle kaçmayı kaç kez hayal ettin?". duruyorum sonra. kendi kendimi alenen göt etmiş bulunuyorum. 2000 senesinde 15 yaşımla, isimsiz mektuplarımla, nev'in "19'unda koca bir kadın" dizeli şarkısını dinleyip hüzün yaptığım halimle yüzleşiyorum.
aşk diyorum ne güzel şey.
şimdi kalkıp giyiniyorum. 26 yaşım da benimle geliyor. cihangir'e gidip pazar günü gündüz gezmesi yapacağımı biliyorum. 93'lü kuzenime diyorum, "bu tarafa geçersen haber ver", diyor ki "ben italya'dayım bebeğim, zaten orda olsam da cihangirde ne işim var nişantaşı'na gelirsen sen haber ver" gülümseyip susuyorum. 
oje rengi seçiyorum kendime ve bugün kendimi %89 gay hissediyorum. nasılı yok, %11 de ev hanımıyım. 
şimdi siz benim ne demek istediğimi anlamadınız.
belki diyorum, belki de yüksek lisans yaparım. konudan uzaklaşıyor gibi görünsem de aslında sevgilim, senin içine içine eriyorum.


daha sevişilecek çok yatak var hayatta, bunu biliyorum.


sonra çay içip heteroseksüel toplum kisvesine yenik düşmüş tüm ahmet yıldızları düşünüyorum. gece olunca bir yıldız da içine, ta kendi içine kayacak biliyorum.
şimdiyse tek düşündüğüm lastfm scrobber'ımın neden çalışmadığı.


abim az önce dedi, van'da halka polis dalmış, biber gazı sıkmış. "e" dedim, "normal. türkiyede polis de bir doğal afet." güldü gitti. ama ben çok cooldum. bu lafı söylediğim ve coolluğumu koruduğum için kendime siz diye hitap etmeye başlayacağım...
sevgiler...
Siz.

kök

üç kere üç dokuz eder, bilirsin
birin karesi birdir, karekökü de
bilirsin.


mutlu aşk yoktur, bilirsin
ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında aşkın aşkla çarpımı 
nedendir bilinmez
garip bir biçimde hep sonsuzdur...


karekökü de yoktur!* 

aslında Kızılay Kızılay dedikleri, bizim Bakırköy'den farksız...



yokuştan inerken sadece yeşillik ve daha önce hiç görmediğim bir çok insan yığılırcasına geliyordu üzerime. o yığınlıkta kimseyi daha önce bir yerlerde görmüş olamazdım. şehrin göbeği her nedense yemyeşildi. sonra mısırcı, mısırcıyı da tanımıyordum. gökyüzü karardıkça dudaklarımı kurutan hava daha da sarıyordu sıkı giyinmiş vücudumu. alt geçitler, binilen yanlış metrolar, tuvalletten çıktığında gülümseyen insanlar... bazen her şey çoktur.
gitmek için kalıyordum belki ve belki de kalmak için gidiyordum.
aynı gece gülümseyişim yüzümde asılı da kalabilirdi, kalmadı. istanbul'un neresinden dönsem kârdı. yüklerimi otobüs terminalinde bırakmıştım, 5 gün sonra almak üzere. yüklerim bendi, benimdi. ama derler ya hani, "kalsam da bir yer için, aslında hep gidiyordum". uzun uzun düşünmedim yaptıklarımı, yapacaklarımı. "senden bana yar olmaz" dedim huzur bulduğum bir odanın Janis Joplin penceresinden bakarken. senden bana yar olmaz be şehir. bu sefer herkesi ve her şeyi uzun uzun düşünmekle vakit harcamadım. bilirsiniz sinir olduğum anlar da oldu, kahkahalarımla yan masaları rahatsız ettiğim de.

nerden gelmiştim lan buraya, ne çok şeyi buluyordum bir anda... kısa kesilmiş dedikodular, en sevdiklerine kızmalar, en kızdığını sevmeler... hepsinin içinde buluyordum kendimi... durdum bir ara kalabalığın içinde herkesin yüzüne baktım. bir kahkaha patlatacak oldum, durdum. herkese bakarken aslında bambaşka bir okulun öğrencisiymiş gibi hissediyordum kendimi. ellerime baktım sonra. sabah da ellerime bakmıştım duş aldıktan sonra. tam anlatamıyorum şu an.

canınızı sıkmış olabilirim. siz çünkü, benim canımı arada bir de olsa sıktınız. ama olsundu. 
Teşekkürler Ankara ve ahalisi...
evet, ben onu seviyorum ama onun bana susmayı, yani konuşmamayı öğretmesinden korkuyorum.
Kimi zaman kendinden nefret etmeyi öğrenmek istiyor...
neden kendine böyle bir fırsat veriyor anlamıyorum.

hunili yazı

ben seni düşünürken bazen mesela dişlerimi fırçalarken ya da onu bırak senin yanında giydiğim bir şeyi tekrar giydiğimde yani yıkanmış olsa bile ya da geçen gün parfümümü beğendiğini söyledin ya mesela o gün işte bir de bazen çoğu zaman aslında yani bugün seni düşünüyordum yine mesela radyoda alakasız derecede eski bir şarkı sen sevmeseydin o şarkıyı belki bilmezdim diye düşündüm ve tüm bu düşünmeleri ardarda yaptım lan diye düşünürken otobüsten inecek oldum senle otobüse binmiş miydik diye düşündüm yani ben hep aslında senle falan yaşıyorum ama rüyamda gördüğümde daha garip ve daha sıcak çünkü rüyamda yakın oluyorsun hep iyi davranıyorsun bana diye düşünüyorum kötü gördüysem yani ben rüyamda senin bana kötü davrandığını görsem silerdim bence diye düşündüm bak şimdi de sonra üzüldüm de biraz bir de ben diş fırçalarken dedim ya demin mesela sağ elimle fırçalarım dişimi ve sol elimi nereye koyacağımı bilemiyorum ve hep bunu düşünüyorum neden bunu düşündüm yine diye ama bazen de seni düşünüyorum sadece diş fırçalarken değil sıkça geçiyorsun aklımdan ama bazen demin mesela kara fatma gördüm yine seni düşündüm bu garip tabi biraz biraz derken bira içerken de seni düşündüğümü düşündüm şu an örneğin garip tabi evvela.
özlüyorum yani seni.
"bizim birbirimizden başka kimsemiz yok, bizi biz yapacak başka bir şehir daha yok" dedim.
"sizi çok seviyorum" demeyi de ihmal etmedim.
çünkü herkes bir defaya mahsus bile olsa yaşadığı anın hatasını hayatına sürükler. 
o hatayı o hayattan sürgün edebilecek tek kişi / kişiler ancak, "kız kardeşler belki de anneler"dir.
03-10-2011 / istanbul

7 saatlik yolda hep düşündüm, insanlar birbirinin hayatına neden girer? yok lan şaka ölü gibi uyumuşum. bu söylediğimi şimdi düşündüm. cuma günü ani bir kararla gittiğim ankara'da yine son derece keyifli vakit geçirdim. böyle suyun üstünde kayar gibiydim sanki.
herkesin orada olduğu, rakı içtiğim, içip sapıttığım, bir erkeğin zavallılığını gözlerimle gördüğüm ve -evet- gülüp geçtiğim, bunun dışında güzel bir sürü insanın zayıf yerlerini gözlemlediğim,bir o kadar da zayıf yerlerimi gösterdiğim, bir adamın duymak istediği şeyi söylemek, bir kadının öylesine içten güldüğünü görmek...
...derken geçti bu hafta sonu da. hatta belki en eğlendiğim ankara yolculuklarından biriydi. salt eğlence manasında.


bir de sırf bu orospu çocukluğunu unutmamak için yazayım buraya, sonra "sen canımsın" diyerek dizime kapanan insanları affetme zayıflığında bulunmayayım. diyorum ki, insanlar en çabuk kendine sadakat, sevgi, şefkat gösteren insandan vazgeçebiliyor ve atarlanabiliyor. yoksa sizin efendim sizin ağzınız süt kokarken ben böyle orospu çocukluklarını zaten görmüş geçirmiştim.


ama ankara var işte. ankaranın denizsiz ama yosunlu kumaşı var.

sübügdudagyanaggöbeg



belki de bir tek sana anlattığım bir çocukluk anım var benim.
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Kim anlayabilir içimdeki kaygısız acıyı, nasıl atılırım kaygılara fark etmeden, nasıl yıkılırım, yenilirim kendime!... Aynadaki yeşil gözler "uyu" der bana, "git... yat... uyu..." Uyutsaydın beni, ölmezdin ki!... Aşkın keşke Mozart yanını sevseydim. Keşke, o zaman yanmazdı canım. Ve içerde kitap okuyan kadına "beni bırak" diye yalvarırdım her saat başı yeniden... Kızma bana! İstersen Uyutma! Seni hep affederim...*

*Umay Umay
beklemek, adı mıdır zamanın?



sevgilim!
o gün söylediklerimizi yaşamak mıydı kaderimiz?
belki de kederimiz...
yıllar önce sevgilim, yıllar önce tükürüp bugün yalamak varmış kaderimizde.
sevgilim...
sen o cümleleri kurmasaydın, konuşmasaydık karşılıklı...
bugün neresinde olurduk hayatımızın, hayatlarımızın.
yıllar önce sevgilim, yıllar önce... 
biz seninle bu acıya göğüs gelebilirliğimizle zaten yüzleşmiştik sevgilim.
ölümden daha ızdıraplı sahnelerde oynadık seninle, yıllar önce ölümü bu kadar tiye alma sebebimiz bu muydu sence?...
geçen yıllar ve tüm bu yaşananlar bana tek bir şeyi söyletiyor;
bir yerden aşağı, çok aşağı düştüm. zaman solgun, sessiz, gri bir koridor. 
orada beraber daha çook uzun zamanlar üşürüz biz...

değil mi sevgilim; benim... 

sen...


hıçkırık sesi,
kalbin iğnesi,
hatıra izi,
filmimin sonu,
annemin yüzü,
tuzumun buzu,
saçımın teli,
yaramın tozu, 
son öpüş gibi...

sen benim aşk mektubumsun...*
*umay umay