bir gizli şarkı

17 gece

durgun haller iteli beni suç ve şüpheye
sordum seni alabora kayıp onyedi geceye
içtim kafam hoş bu gece
içtim yok olmadı başa sar

yükle bu suçu da bana çek bi çetele
çözdün mü beni önü açık onyedi gecede
sana kolaymış desene
yok yok olmadı başa sar...

umut sarıkaya tipi hüzün

al işte bitiyor.şimdi git,yeni biriyle tanışmaya çalış,olmasın,çok çalış ve bi şekilde tanış,ona daha önce anlattığın komik anıları bir daha anlat,çok sevdiğin filmleri bir daha anlat.kendini çok düzgün onun hayatına saygılı biri olarak göster,samimiyet duvarı yıkılana kadar sofra adabına uygun olarak yemeye dikkat et."dur fazla arayıp sormayayım da eskisinde olduğu gibi yüz göz olmayayım" diye düşün,sonra çok ara,hep ara,cebi kapalıysa kıllanıp evden ara.ilişkinin başında kıllandığın adam isimlerini,ilk kavgada yüzüne çarp,onu bütün arkadaşlarından soğutmaya çalış,kendi arkadaşlarının ne kadar süper insanlar olduğunu anlat.dayanamasın,ayrılmak istesin,debelen dur,yeniden süper bir ilişkiniz olacağını anlatarak bir sürü söz ver.insan olduğun için tutama,yeniden kavga çıksın.ayrılmaya karar versin.kim uğraşıcak yok artık valla ben gelemem bu kadar külfete.ne güzel rahattık,niye bitiyor ki...ama yapacak birşey yok işte bitiyor.kendimi düşünüyorum tabii ki...kimi düşünücem,yalnızım artık.

şimdi böyle söyleyince de sanki bütün ilişki boyunca onu düşünmüşüm de artık kendimi düşünmeye başlamışım gibi oldu.ayağım var benim.yürüyorum onunla,kalem yere düşüyor eğilmeden onla alıyorum.iş görüyor yani,hayatı bir ordan.şimdi durum böyleyken neden sevgilimin ayağını ya da başka bir organını kendi ayağımdan çok düşüneyim.neden istiyorlar bunu anlayamıyorum. neyse bunları tartışacak değilim.işte bitiyor,ayağımla başbaşa uzun zamanlar geçirebilirim artık.aslında mutlu olmam lazım.

"nereye oturalım" diye soruyorum."farketmez" diyor sonra bir kafe gösteriyor.hesabı görünce "babayarrroooo" diye bağırmanın elde olmadığı lüks bir kafe.
son buluşmada böyle harcamalara ne gerek var anlamıyorum,herşeyden önce yediğimizden içtiğimizden birşey anlamayacağız ki...yine de giriyoruz.o bir kahve söylüyor yanında browni,küçük çay yokmuş ben de bir kahve istiyorum.daha önce yüzlerce kez konuşulan şeyleri bir daha konuşmaya başlıyoruz.artık ben de inanmıyorum söylediğim yalanlara.eskiden kendi yalanıma inanıp,gözlerim yaşarıyordu. "bu topraklar böyle bir sevda görmedi be" diye düşünürdüm.anlatıyor.pek dinlemiyorum.gözüm tişörtüne takılıyor.ne lan bu? üstümü örtmesi için pamuk ve polyesterle dokunmuş bir kumaş.tasarlamış biri onu.kafamı çıkarayım diye delik yapmış üst tarafına,kollarımı çıkarmam için de iki küçük delik de yana açmış.şimdi ben kafamı bir eşyanın deliğinden çıkarıp nasıl çok ciddi şeyler anlatayım birisine.tosbağa mıyım lan ben.bu ne rezilliktir yarabbi.o bi delikten kafasını çıkarmış beni yargılıyor,ben öbür delikten kafamı çıkarıp onaylıyorum,"aslında sen de haklısın" diyorum. hala inanmıyorum böyle yaptığımıza

sokaktan bir motor geçiyor gürültüden,söylediği çok önemli cümlenin sonunu duyamıyorum.bakakalıyorum giden motorun arkasından."taşıt ne yaa?" diye düşünüyorum.bütün canlılar gibi insanda kendi özgücüyle bir yerden bir yere ayaklarıyla giderken nasıl oldu da taşıta geçmeye karar verdi anlamıyorum.yani o geçiş dönemi nasıl oldu? kendisi çeşitli ihtiyaçları olan bir canlıyken,tıpkı kendisi gibi yemek,içmek,üremek,barınmak vesaire...bilimum ihtiyaçları olan at'ı gördü,"ben buna bineyim de şuraya gideyim" diye nasıl düşündü,bunu nasıl bir mantığa oturttu anlamıyorum.bir canlı başka bir canlıya biniyor ve kimse bunu kimse yadırgamıyor.allah aşkına söyleyin neresi normal bunun.atda nefes alıyor ben de ama ben ona şu anda biniyorum.peki ya atın buna hemen ikna olmasına ne demeli? iki arpaya g.tünü verir bu! bana bundan sonra kimse "at" demesin,at övmesin.

insanın da bu at hususunda hiç ayılmaması,utanıp " lan ne işin var canlının üstünde salayım gitsin,canlıyı,ayıptır" dememesi,bu durumu normalleştirmesi de ayrı rezillik.zaten herşeyi normalleştiriyor.g.tune koyduğumun insanları.kumaştan kafayı çıkar normal,hayvana bin normal.bu arada bülent ortagil de "normal" ile "anormal" arasındaki kafiye uyumunun mal bulmuş gibi bulunca sevinip "normal...normal...peki,beeeeeen miyim anormallll?" diye şarkı yaptığında ne sevinmiştir di mi sevgili okurlar? çıplak ayaklarımı birbirine vurup,ayaklarıyla alkış tutarak çok aşırı sevinmiş olabilir bu bu kafiyeleri bulduğunda.bilmem,ilgilenemem de...

brownisinden bir çatal alıp bıraktı.garson tabağı gösterip "devam ediyor musunuz" dedi, "evet" dedim.insanız yalan söylüyoruz haliyle? birçok yalan söylemişimdir ilişki süresince,uzun bir ilişki dönemi yaşadık,her zaman çok sevmemişimdir de,arada bir sıkılıp,başka kızları istemişimdir,hatta aldatmışımdır denk düştüğünde kim bilir? aynı şeyler onun için de geçerli olabilir.ama aldatmamıştır lan,ben aldatılacak adam değilim.

neyse bütün bunlar olurken ayrılma kaçınılmazken neden hala ilişki süresince çok sevdiğimizi,hiç yalan söylemediğimizi niye söylüyoruz ki birbirimize.belki ilerde terkar bir dönüşüm olur,bundan sonraki ilişkisi bitince aslında en iyisi umut'tu diye geri dönsün intibası bırakmak için mi acaba.ya da masalsı bir tad bırakmak için mi eski sevgilinin üstünde.nedir bu kahraman olma özlemi? bilemem,ilgilenemem de...ben sadece daha önceki ilişkilerimde olduğu gibi ona hiç yalan söylemediğimi,onu hiç aldatmadığımı söylerim.bir de hep seveceğimi eklerim.zaten normali bu.yoksa ayrılırken bıraktığı için birinin ecdadına küfür etmek insanlar için anlamsız bir hareket.

sonuç olarak işte bitti dostlarım.herşey için teşekkür edip,tıpkı bir asil gibi kalktı gitti.browniyi paket yaptırıp ardından ben de çıktım.aynı istikamette olduğu için evlerimiz ve o yavaş yürüdüğü için on dakka sonra hemen iki adım arkasında yürüdüm."dur paketle görmesin" diye düşünerek adımlarımı yavaşlattım...baktım olacak gibi değil,karşı kaldırıma geçip depar attım.ben onun kahramanı olamadım.

18 haziran 2008

umut sarıkaya - uykusuz

VISA vol.Mabel

yeşilköy taksim otobüsü 1.70 TL
bakkalda marlboro menthol 7 TL
taksim yeşilköy dolmuşu 4 TL
Mabel'le taze demlenmiş çay ile sohbet etmenin keyfine paha biçilemez!

dün gece yalnızdım. sabah saat 4'te çok az tanıdığım bir kız bana geldi. bildiğin geldi, kapıyı çaldı. bir telefon bile etmemişti. açtım kapıyı, hafif utangaçtı, çok sarhoştu. "eve gidemedim" dedi. "tamam" dedim. salona yatağını yaptım, pijama verdim, "iyi geceler" dedim. yatağa geri döndüm. sabah ben uyanmadan gitmişti. geride içilmiş bir sigara izmariti, giydiği pijamalar, topladığı yatak parçaları kalmıştı. giderken benim sigaramı da götürmüş. "bari bir iki tane bıraksaydın" dedim içimden. başka da bişey demedim sonrasında ne ona ne akabinde.
bu da böyle bir anımdır.
senin şimdi ona her güzel oluşunla,
solar her gülen karemiz saf umutla.
fazla bir şey sorma,
her şey senden önce nasıl durgun nasıl boşta öyle yine...


tacettin ecevit


25.10.2010/02:12
ben bütün yıldızları yerlerinde sevdim, onlarsa hep bana kaydılar!
bir sürü insan girer çıkar hayatıma. girer, çıkar, girer, çıkar, bazen çıkmaz, çıkartmam.bazen giremez, sokmam. ama bir şekilde varız bir sürü insanın hayatında ve var hayatımızda bir sürü insan.
iyi kötü akıllı ahmak fark etmez ki.
neler neler yaşıyoruz. "neden" diye sormak en saçması ama en revaçta olanı. "nasıl, kim" diye giden.
ama benim en merak ettiğim, aslında kaç şişede kayboluruz tüm hayatımız boyunca ve kimler kimlerin 31 nesnesidir şu dünyada kendini tatmin eden...
sakın!
sakın sakın beni yargılama sakın.
içinde benim olduğum ve senin yapacağın son şey bu olsun.
buna hiç hakkın yok.
beni yargılama hakkını sen, geçmiş zaman önce kendi ellerinle bana teslim ettin.
ben seni yargılamazken, tek bir kötü şey düşünmezken...
sakın!
hergün düzenli olarak bir daha hayatıma girmemeni diliyorum.
...ve hergün düzenli olarak hayatımda olmayışına ağlıyorum!
"bir şakam var, sen hariç kimse gülmez."

çaresiz

çok acayip ya, hayat çok acayip. yani şu an ifade edemem kimseye içinde bulunduğum, daha doğrusu içine düştüğüm durumu ifade edebilecek güçte değilim. hiç istemediğim ve asla istemeyeceğim bir duruma çekildim adeta ve çeken kişi kimse değildi. kimsenin suçu yok mu desem ne desem bilemedim. çok çok sevdiğim bir insana karşı duygusal davranarak üzülmesine sebep oldum desem, belki biraz açıklaycı olurum. dün sabah aldığım mesajı okuduğum ilk andan beri tırnaklarımı ısırıyorum aklıma geldikçe.
aslında mantıklı davranabilseydik, rahattık şu an. ama anlamıyorum ben, anlamıyorum insan ilişkilerini. akıl mı kalp mi bilemiyorum. filmlerde hep kalbinin sesini dinleyenler mutlu oluyor. e sikerler böyle düzeni.
sen kalk otur sohbet et, konuşulmamış her şeyi konuş, keyifli vakit geçir, eğlen kudur. kafan iyice rahat etsin, may neym iz örl ol, sonra sabahın 5buçuğunda kimbilir ne hüzünle, ne acıyla veya sıkıntıyla atılmış bir mesajı oku, sıkıl daral, öl öl diril.
hay sikeyim ya, bana ne demem lazım, diyemiyorum işte. denmiyor.
ve elimden bir şey de gelmiyor.
yazmıcam amına koyim ya, yazmıcam!
"sırtımdaki kambura aşığım; ama dik durmak istiyorum artık!!!"



hoş...

Peki vol. Bükem

Peki benim galeyana gelip, kızları da galeyana getirme çabam?
Peki benim sadece Bükem'i kandırabilmiş olmam?
Peki Bükem'in parfümünün Bambi'nin kolonyalı mendili gibi kokması?
Peki Dolores'in "meğersem" holigan olması?
Peki Küçük Beyoğlunda içinde yüzlerce lira olan kartımın bakiye vermemesi?
Peki Bükem'le 1 tl için çanta karıştırmamız?
Peki Bükem'in "boşver kızım 75tl hesap ödedim" diye övünmesi.
Peki şat içmeye Arasta'ya gitmemiz?
Peki "amaan çarpmadı bee" derken bir yandan da "abi iyi ki varsın lan amına koyim" triplerine bağlamamız?
Peki peyote'de otururken sürekli gülmemiz?
Peki Dolores'in Peyote'den içeri "hoyloyloy loy beşikaaaaşşK" diye girmesi ve bizim ona 15 dakika gülmemiz?
Peki her şeye 15 dakika gülmemiz?
Peki Dolores'in tribünde alkol takası yapması?
Peki benim tuvalete gitmem?
Peki benim tuvalete gitmem?
Peki benim tuvalete gitmem?
Peki benim tuvalete gitmem?
Peki benim tuvalete gitmem?
Peki benim tuvalete gitmem?
Peki Bükem'in düşen ama asla kaybolmayan inci küpeleri?
Peki Dolores'in "her zamanki gibi" buna hiç şaşırmaması?
Peki benim tuvaletten gelir gelmez Dacar'ı arayıp dalga geçmem?
Peki Bükem'in sol elini kaldırıp, "artık sol" demesi?
Peki Bükem'in Fernando Jose Altamiano olması?
Peki Peyote'den çıkarken Bükem'in merdivenleri uçarak inmesi?
Peki çıkınca Nevizade'de "ah ah vah vah ben bu hallere düşecek kadın mıydım" diyerek yürümesi?
Peki Bükem'in BERGEN olması?
Peki benim gülmekten yere oturup kalmam?
Peki ben otururken birilerinin bana elma atması ve bunu Dolores söylediğinde fark etmem?
Peki elmaya " heaa tutturamadın ki" dedikten 1 dakika sonra kaşımda bir incir patlaması?
Peki benim kaşımda patlayan inciri, Dolores söyledikten sonra algılamam?
Peki kaşımda patlayan incire "bak bu sefer tuttu" diye karşılık vermem?
Peki bok varmışçasına Joker'e gitmemiz?
Peki benim orda çat çat şat yapmam ama biri için içerken sinir olup yudum yudum içmem?
Peki her boka içmemiz?
Peki taksiyle pazarlık yapmam?
Peki Ayşe Teyze?
Peki Ayşe teyze sen ne yani, ömrüm gitti be kadın.
Peki benim Ayşe teyzeyi görünce kaçmam?
Peki taksicinin TSM çalması ve benim, "abi ne yaptın şimdi yeaaa" diyerek eşlik etmem?
Peki eve gelip "anecim seni çok seviyoreee" triplerine girmem ve annemin beni sallamaması?
Peki ben kusarken annemin, "hiç bir şey çıkmadı, aç karınla içmeyin kızım" demesi ve ardından "piç" diye eklemesi?
Peki ben?
ben ne yani?
ne zaman akıllanacağım, ne zaman durulacağım?
bilmem :)
güzel böyle her şey.
hayattan çalıyorum :)
şimdiyse ofiste bayılmak üzereyim...
hayat güzel...


epey geç gelen edit: Peki Peyote'nin tuvalet camlarının buğu CAM olması? Şimdi geldi aklıma lan :P


ertesi gün pekisi;
peki bükem'in kaşımda patlayan inciri hatırlaması ama düştüğümüzü hatırlamaması?

öyle çok şey var ki içimde...



- ya bilu bu şarkıları nerden buluyorsun sen?
- ne bileyim, onlar beni buluyor.
- nasıl buluyor abi?
- ne bileyim buluyor işte.








ne dinliyordum da söyledi kuzenim bunu bana? seni görmem imkansız - en gizli.mp3 ve evet bu grubu nerden bulduğumu bilmiyorum. muhtemelen lastfm. herneyse. bugün birine, bir şeye çok ihtiyacım var. kimdir nedir bilmiyorum. bir eksiklik var. hani kimseyi düşünmeden yalnız hissediyorum kendimi gibi ya da öyle bir şey işte.
"...ada'nın sevişmek için tuna'yı çekeleyerek evine götürdüğü - aslında ada bu davranışıyla asla sevişemeyeceklerini, hatta öpüşemeyeceklerini, hatta ve hatta asla bir araya gelip mutlu bir ilişki yaratamayacaklarını kanıtlamaya çalışmak istemektedir - zaman tuna'nın gözlerinin ada'nın evindeki ufak kırmızı ışıklara takılması beni çok etkilemişti. kahve makinesi çalıştırıldığında yanan kırmızı ışık, müzik seti açıldığı zaman yanan kırmızı ışık, kapalı olmasına rağmen tuna'nın fark ettiği tv üzerindeki kırmızı nokta ışık...

aslında çok güzel bir metafordur bu ışıklar. kitaptaki karakterlere "dur" demek isterler. "sakın yapmayın, yaptığınızda elinizde olan şeyleri de kaybedeceksiniz.."

tıpkı kırmızı ışıkta durmayıp geçen bir arabanın başına gelebilecek şeyler gibi..."

şurdan çaldım...

bilmem, birden dokunuverdi...

şu an anlatılmaz duygular içerisindeyim.
"mutluyum, mutluyuz" demek en yakını.
bir de huzur katın içine ve lütfen biraz da güven.
kendim için istiyorsam namerdim amına koyim.
hepsi Işık ve Yastık için.
yerler!!!!!!111birbirbir!!!1111
...
ve şimdi biz birer mumuz bu gece.
içine içine yanan
etrafa huzur saçan.
çok güzelim.
çok güzelsin.
çok güzel.
çok güzeliz.
çok güzelsiniz
!!!
tatlı bir öğlen uykusunda aklıma geldin. güzel dudaklarının nasıl da aslında bedenimin jileti olduğunu hatırladım. gözlerimi, dudaklarımı, omuzlarımı, dirseklerimi, boynumu, tutkumu, aşkımı, sevgimi nasıl lime lime edip beni kana buladığını, benim de bu bulanmadan sapıkça zevk almamı.
ah ne biçim de zevk alıyordum ruhumu zedelemenden gizli gizli. burda gizli olan hem senin gizlice zedelemenden hem de gizlice zevk almamdan kaynaklanıyor. gidişinin ardından tek korkum "şimdi beni kim lime lime edecek" oldu. Beni terketmen için dualar ettiğimi hatırlıyorum hayal meyal de olsa. gitse de depresyondan önceki son çıkışa dek hızla düşsem, sonra da sağa sinyal verip depresona kahkahayla el sallasam diye.


peki sen ne yaptın?
orospu olduğunu herkese söyledin mi?
orospu olduğumu herkese söyledin mi?
yoksa sırrımız orospuluklarımız olarak kalacak mı?


sırf kimse bakmayayım diye gözlerimi öptün değil mi, sırf sırtımı öpmesinler diye öptün sırtımı ve beni sevmesinler diye kalbimi öptün sen. bencilce ve adice. tam bir aşık gibi.
ama öptüler beni.
lime lime etmeden, pansuman tadında.


şimdi sen caddelerde başkalarına bur bıyıklarını ya da başkalarına arala bacaklarını nemli yataklarda.
ben öptüğün yerlerde bağlayan kabuklara şekiller atfediyorum. "Balon" diyorum "çocuk" diyorum.


şimdiyse sen, sakın ama sakın!!!






ardından biraz beklemem gerekse de
bir tutam jehan
bir tutam cem adrian
bir tutam pişmanlık
göz kararı gözyaşı.


afiyet olsun sana, ölümü afiyetle yiyebilirsin.
alice: sensiz nasıl yaşarım bilmiyorum.
dana: yaşarsın.


yaşadı da. hatta dana'ya göre epey gerçek manada yaşadı yani.
yaşanıyor lan. kastırmamak lazım.
sonra ne mi oldu?
bu konuşmanın 7buçuk ay sonrasında alice dana'ya meyvesuyu hazırlarken, dana 20 saniye sonra hayatının en zor dönemini paylaşmak üzere "aliceeee" diye sesleniyordu.
dana yavaşça yok olurken, alice de onunla yok oluyordu.
"senin için ölürüm",
"seninle ölürüm" demek bu muydu acaba?


neyse moral bozmayacağım. her şey enteresan bir şekilde ilerliyor.
dün gece ne biçim de içtim yine. Avlu'ya da kustum bu arada. Dünyada gidip de kusmadığım hiçbir yer bırakmama konusunda emin adımlarla ilerliyorum. Çok özel ve güzel bir yerde çok uzun zamandan beri görmediğim Tanrı idesinden -bence- bolca pay almış biriyleydim. Hiç olmadığı kadar mükemmeldi her şey. Sonra sabah oldu.
Uyandığımda gülümsememi sağlayan güzel insan, iyi ki varsın...
şimdi ben 3 kez "küçük prens" diyeyim, akabinde küçük prens gelsin. bana desin ki "beni evcilleştir". "hay hay" diyeyim, "beni evcilleştir ki, bir tek senin ayak seslerini tanıyayım" desin, dizimde uyusun.


teşekkürler dolores.


"şimdi ona her güzel oluşunda solar her gülen karemiz saf umutla."

teşekkürler emre


bir vapur dumanıyla sanki gelecek gibi
bir gün gelecek elbet, ütopyalar güzeldir.
onu bana verseler, vermeseler ne yazar,
ben bir kadın sevdim ki, evim artık gül kokar...


teşekkürler mabel...
çırılçıplak yattığında sıcaktan,
beni kalbinde sakla, sakın beni.
şimdilerde hayat, bir soba üzerine bırakılmış mandalina kabuğu kokusunda...

by Nazlı'm...

İstanbul'da Sonbahar



08.10.2009'da yediğim bir bokun acısını böylesine midemde, böylesine soluksuz kalırcasına hissetmeyi hiç beklemiyordum.
nefesim kesildi.
yağmur başladı.
İstanbul'da yağmur yağmayalı olmuştu epey.
içime yağdı.
çok tuhaftı.
seninle görecektik hani...
şimdiyse, sen varmış gibi. Hiç gelmemiş ve hiç gitmemiş gibi.

ah burda olsan, çok güzel hala
İstanbul'da sonbahar...

bugün sabahından itibaren huzurlu ve mutlu geçti. acılarım, dertlerim vardı elbet. ama 15 gündür üzerime sinmiş olan ölü toprağı, gırtlağıma yapışmış sis bulutu, gözlerime birikmiş damlalar ve benzeri aşk kırıntıları bir an için omzumda yük olmaktan çıktı. tam da değil ama çıktı birkaç saatliğine de olsa.
sabah mükemmel bi şarkıyla tanıştım. ardından yemeğe nazlı geldi ve kötü de olsa ellerimle prenses patates yaptım ona. evet dağıldılar ama tadı güzeldi tamam mı!!
tüm gün konuştuk sohbet ettik, dedikodu yaptık, üzüldük, sevindik, güldük vs.
akşam çıktık taksime, o eve döndü ve can geldi. onunla avlu'ya attık kendimizi. ardından emre mabel, mabel'in arkadaşları, doğum günü pastası ve ece. Ne tatlı bir ortam oldu anlatamam ki. Muhteşembırdı. Aslında hep gönül yaraları, dertler tasalar konuştuk. Ama mutluyduk işte. biz vardık, birbirimiz vardık.
ordan park'a gittik, salıncak, kaydırak, tahtravelli derken şen kahkahalar attık. gittikçe daha da büyüyorum sanırım, hem de enine. 3 erkeği de kaldırdım. ayrı ayrı da tek tek de :) hazin bir şey :P
ardından deniz ve dolores geldi. biz avluya döndük atos portos aramis ve bendeniz, dartanyan olarak. ama bi ağırlık geldi bi hüzün vurdu sanki bzi. gerçi ben piçlik yapmadım değil can'a. zihnine göt fikirler sokmadım değil. ordan çişimizi yapmaya eve gittik, ordan dağıldık.


ı-ıh, can'la kopamadık. anlatcaklarımız konuşcaklarımız vardı. aynı anda "abi gitmesek bi yerde otursak" dedik. yaheyyaaaa diye sevindik ve vurduk kendimizi cihangir sokaklarına, güle oynaya, sırıta somurta önce yemek yedik ki benim sahurum oldu :) ezmeyi de bi yedim ki. ordan tünele gittiğimizde sanırım saat 2:30 falandı. çılgınca çay ve su içip birbirimize aktık can'la.* tatlı tatlı muhabbet ederken, sokakta bir kadının bas bas bağırmasıyla gerildik. neyse 7'ydi ordan kalktığımızda, meydanda foto çekilmedik değil :)
sonra da eve işte.
öpüyorum, hayat sevince güzel.


ps 1: adı geçen tüm güzel insanlar, sizi seviyorum.
ps 2: gece boyu adı geçen birçok insanı da seviyorum.
ps 3: Evet can, ben de orospuyum, hangimiz değiliz ki :)
ps 4: ay lav itali ;)
ps 5: "bilmişlik yapmak istemiyorum" cümlemden ben bile sıkıldım, kusura bakma.
ps 6:sahur için bana su getiren amcayı Allah hep korusun.
ps 7: sadece sevmek yetmez.
ps 8: o yastığa hep ışık vursun emi, hep aydınlık olsun.
ps 9: San fransisco hayalimiz gerçek olsun, türkiyede de olsa olur.
ps 10: güzel bir pazar sabahı, Allahım bana sabır ver.


* Bu bambaşka ve upuzun bir yazının konusu...
peki erica jennings
peki it's a lovely day
peki nasıl huzurlu bir sabah bu sabah?

fooooo loooooov
fooooo loooooov
çeşmim, çarem, çarmıhım
cümlen kopkoyu bir bıçak sırtında yana yana sevişmeye benzer
sihrim, sahim, sarhoşluğum
hücren kan kırmızı bir güneş batımında üşüyerek sevişmeye benzer.


nasıl, nasıl olur bu?
bir insan, başka bir insanın nasıl olur da hem çaresi hem çarmıhı olur?
olur bence.

ah Mabel ah!

Belki yeniden bir adama aşık olmak...

Bugün tamamen tesadüfler doğrultusunda aşık olabileceğim adam tipiyle karşılaştım.
evet tahmin ettiğiniz üzere çirkindi.
nerde nasıl gördüğümü ayrıntılarıyla anlatmayacağım da az biraz bahsedeyim. kafamda almayı tasarladığım iki kitap vardı. ilk gittiğim kitapçıda bulamayınca, bir başka kitapçıya bakayım dedim. 2. gittiğim kitapçıda da bulamayınca "yea plan b" diyerek her zaman, her yerde, defalarca okuyabileceğim ender kişilerden olan Oruç Aruoba'nın 2 kitabını aldım. kasaya gittim, öbür kasaya yolladılar. iyi ki de yollamışlar, olay şöyle gelişti;


bilu: kimse yok muhuuu?
çirkin prens: merhabaaaa. aaa oruç aruoba okuyan adamlar var mı yaaa ? (sevinerek)
b: mih ben (cool)
ç.p.:ay kusura bakma adam derken, insan anlamında,ya akşam oldu kafa gitti, özür dilerim.
b:yok yea önemli değil.


diye başlayıp 5 dakika süren, tarafımdan bitmemesi için kitap üstüne kitap konusu açılsın diye dua edilen bir sohbet.
ya adam bildiğin çirkin.
ama anlıyor beni, kelimleri benim kelimelerimdi "ile" kitabından bahsederken. karşısında "aynen aynen aynen" diyerek kaldım. yakasında ismi yazıyor muydu onu bile hatırlamıyorum. Güler yüzlü adam, tam bırbırlık.
"ile'yi okumalısın" dediğinde, "çantamda" cevabını almayı o da beklemiyordu. ama "çantamda" dediğim anda o da karşısında aşık olmak isteyebileceği kadını gördü, gözlerinden anladım.
seni çirkin seni. huzursuz geceme neşe kattın :)
güzel uyu emi bu gece.
bugün güzel bir gün.


iyi geceler tüm okurlar...
"Hatırlıyor musun pekişme sebebimiz maillerdi sanırım, lastta başlamıştı her şey; maillerle devam etmişti. Ben sana hayatımda tanıdığım en büyük yalancıyı anlatmıştım; sen de sıkılmadan, utanmadan dinledin. Şimdi diyorum ki, neden üzülmüşüm ki ben? Bazen de diyorum iyi ki üzülmüşüm, iyi ki sana, Mabel'e, bazılarına bir şeyleri anlatmışım, rahatlamışım... (:

Şimdi görüyorum ki sıkılmışsın sen de, daralmışsın, sessizsin. Avludaki gibi gül tamam mı ben o billu'yu daha çok seviyorum. Brown beer içen, göbeği ile mutlu olan, kuyruk tanrım geri gelsin. Birileri, bir şeyler üzmüş seni. Bu, sebebi kabuğuna çekilmenin. Sana bir şey itiraf ediyim mi: Sen çok iyisin.
"

böyle bir maille başladım günüme. Bana bunları söyleyen insanlar var lan. Beni böyle seven insanlar var. Gerisi zerre umrumda olamaz, olmamalı da.

Teşekkürler Emre, seni çok seviyorum...
bu sabah uykuyla uyanıklık arasında, telefonumun alarmı çalmadan 5 dakika kadar önce seni düşünüyordum. aklıma bir şey geldi, gülümseyerek uyandım;
belki de senin sorduğun sorulara benim başka cevaplar vermem, ben bir şey anlatırken senin başka anlaman, sen bir şey anlatırken benim başka bir şey anlamamın sebebi birbirimize anlatacak çok şeyimiz olmasındandı.
bana mantıklı geldi.
dün bile sana anlatsam süper olacak şeyler geldi aklıma, "yalnız başıma" gülümsedim.
bir de demin aklıma sana 1 ile 6 arasında bir sayı söyle dediğimde "8" deyişin geldi aklıma. o güne dönmek için neler feda ederdim acaba?
neyse.
ne zaman alakasız bir yerde ve alakasız bir zamanda kelebek görsem -aptalca da olsa- aklından geçtiğimi düşünüyorum...


"-hiç bilemeyeceksin neden kırılgandır kelebekler,
suçlu olmuş olacaksın.
...
seni seviyorum.

-çok iyi bilirim kelebeklerin neden kırılgan olduklarını, kelebek olmayı seçtiklerinden.
beni sevdiğini söylerken ne söylüyorsun, asıl bilemediğim bu"

oruç aruoba

Björk Bana Hep Vurgun Zamanlarımda Geldi ya da O Vurdu


üniversite yıllarındayım o zamanlar, gencim sütüm. Şaka lan şaka 3yıl önce falan işte. Gerçek bir depresyon değildi belki ama depresyonun tüm belirtilerini gösterdiğim bir dönemdi. kendimin dışına çıkıp kendime baktığımda zerre kadar ben olmayan bir karı çıkıyordu karşıma. peltek bir çocuğun söyleyişi gibi ağzımı doldura doldura küfrediyordum kendime. yaradılışıma, bu içinden çıkılmazlığa. Tam bir despreyt hağuzvayftım lan. Suzın mıydı kızıl kelle olan. oydum ben. henüz björk dinlemiyordum. herkesin gıpta ile baktığı bir ilişkim, bir şekilde devam ettirdiğim bir okulum, şehir dışında bir öğrenci evim, doyasıya alkol alabilecek param, yakışıklı mı yakışıklı da bir sevgilim vardı. ama henüz björk dinlemiyordum. henüz Oruç aruoba okumuyordum. henüz ben ben değildim.
Sonra bir gün!!! diye başlayan bi cümle kurmamı beklemeyin götler. kurmayacağım. sevgilimden bir tavrı için ayrılmaya karar vermiştim. o bunu bilmiyordu. eve hiç adam atmadım, kadın da atmadım, çanta bavul falan atabildim işte müsadenizle.
ve ben björk dinledim. bu sefer duyamadım dinledim ama. hem de Joga dinledim çok fena. Sanki ben camdanmışım tamam mı, karşımda da adı JOGA olan bir şovalye varmış elinde uzun, parlak kılıcıyla.
ve bana doğru koştu o. koştu koştu içimden geçti o şovalye. evet tam anlattığım gibi oldu. inanmıyor musunuz bana, ben deli değilim. tam da anlattığım gibi oldu. ben parça parça oldum. parça pinçik oldum. tuzla buz oldum. yok oldum ve birden -tam da filmlerdeki gibi- tüm o tuz buzlar birleşerek beni yeniden vücuda getiriler. şovalye beni kırıp geçtikten 3 adım sonra zınk diye durdu. arkasına bile bakmadı ben tekrar toparlanırken. hava karanlıktı. camlığım matlaştı, sertleşti, güçlendi sanki.
ben björk dinlemeye başlamıştım evet.
neden yazdım tüm bunları? az önce tam da az önce kahroluyordum da ben.pagan poetry'yi izliodum deylimoşından. björkün yüzü ebemi sikti, ruhumu çitiledi çünkü. hatta şuradan açtığınızda, björk'ün tam da 02:42'den itibaren başlayan yüz ifadesinde buldum kendimi.
öyle bir manik depresif hal işte benim halim.
ben masumum.
suç kelimesi henüz doğmamış ki...

ps:canım; 6. günde, sana düşen de björk -bachelorette
1-şimdi sağ elinizin parmaklarını birleştirin.
2-dua eder gibi hafifçe bükün.
3-avcunuzun içi yukarı değil sola baksın.
4-sonra elinizi parmak uçlarınız bedeninize doğru bakacak konuma getirin.
5-parmak uçlarınızı iki göğsünüzün (memenizin) başladığı yerin tam ortasına koyun.


işte tam orası çok acıyor. içten içten, dışa doğru kanırtıyor, kazınıyor. kanıyor sanki. içe içe kanıyor, tuhaf. bir şey basıyor ve göğsüm şişiyor sanki. sızı gibi, sıvı gibi bişey akıyor sonra mideme. ama sanki o şekilsiz çepere vuruyor durmadan. hamile olmak böyle mi acaba? midem mide gibi canlanmıyor gözümde ben tüm bunları hissederken. buzdan sarkıtlı karanlık bir mağara gibi daha çok. saçmaca eriyor.her erimeye yüz tuttuğunda bir sarkıt atıyor kendini ve tabana saplanıyor.


çok acıyor.
üf hem de ne biçim.
"Birgün kaldığın yerden başlayacaksın; biri seni bulacak.
Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan; biraz ürkeceksin.
Ne kadar dirensen de nafile
İnsansın sonuçta, seveceksin
Eski acılara bakıp küsme sevdalara,
Gavura kızıp da oruç bozulmaz!
Sök at kafandan 'acaba'ları.
Bir kemik aynı yerden iki defa kırılmaz..."

Can Yücel
sen odağın üstüne geldin sevgilim. ne kendini ne beni göremezsin artık.

Anne ben yine düştüm


Şems, "aşık olduğun biri için yapabileceğin yegâne şey değişmektir." diyordu Aşk adlı romanda. Bense geri alıyorum değişikliklerimi Kelepir Kız. Alıyorum çünkü ben Şebnem Ferah'ın "siğeeeeen nasıl başaaaardıığn, yüz yıllık aaaaaaaağç gibisiiiiğn" diye haykırdığı ağaçtım. Sense sarmaşığım. Tüm yeşilliğinle, tüm canlılığınla bedenimi sarıyor, sıkıyor, kısıyordun beni. Evet, tam da istediğim gibi. Aşk ve sevgi bile bile tutsak olmaktı zaten benim gözümde de. Ama bilirsiniz sarmaşık, sarıldığı ağacı kurutur, duvarı çürütür. Biri için değişmenin - aşk uğrunaysa hele - hiç bir sakıncası yoktu benim için. Ama ben senin için saklanmaktan vazgeçtim. Buraya da yazacağım seni, müziklerimi de dinleyeceğim bazen salt acı bazen pür neşe ile.

Bugün sensiz 3. ama en net gün; yine ölmedim tabi. Dün gece hiç uyumadım. Gözümü bile kırpmamış olabilirim. Ah ne de güzel seviyordum seni. Hayal bile etmemiştim mesela ben böyle sevilmeyi. Çok falan sevmiyordum ben, güzel seviyordum seni. Kendi kendime düşündüm yine ilmek sayarken düz renk halıda; Mecnun'un Mecnun oluşuydu Leyla'yı Leyla yapan ya hani. Binlerce akıllının kıskandığı bir şey vardı orda, o da Mecnun'un deliliğiydi. Binlerce çirkin Leyla'yı kıskanmadı hiçbir zaman.

Senin sözlerin Mevlana'ya Mesnevi'yi yazdırıyordu ya hani 10 gün önce. Bense Mevlana'yı yazıyordum işte sayende. Bir tarihi, bir aşkı, bir kaybı yazıyordum. Ben seni yazmıyordum ki. Seni Cemal Süreya yazmıştı yıllar önce. Ben, benim istediklerimi yazıyordum sen kör kuyularında saklanırken. Ben sana Frida'lı çantalar, kitaplar tasarlıyordum yokluğunun 2. gününde. Bu senin sevilebilirliğinden değildi, bu benim sevebiliritemdendi. Bu demek değil ki ben seni sevmedim, kafamdaki Kelepir'i sevdim. No. Öyle de bi sevdim ki. Herkesin "ne biliyorsun ki onun hakkında, kaç kez gördün ki topu topu, bak sana neler yaptı" deyişine gülümsüyordum. "Siz onu daha tanımadınız, aylar sonra bana hak vereceksiniz" deyip durdum. Aylar sonra ben hak vereceğim onlara sanırım. Olsun.
Sana inanmak, sana yine inanmak, yine kanmak diyordum ya hep. Arkadaşlarım "yine güvenme" diyordu ya hani beni korumak için. Aslında tam tersiydi. Sen bana kanıyordun, sevgime, parıltıma, sana parlamama kanıyordun. Ben seni alıkoyuyordum ya hani. Ben konuştukça tekrar kanmaktan korkuyordun. "her şeyinle ve hiçbir şeyinle davet ediyorsun" diyordun. Çok tuhaf ve çok sevimli. Evet tam anlamıyla sevimli. Anlaşamadan anlaşmalarımız gibi.
Senden önce de Ankara'da bir sevgilim olduğunda 13 yaşındaydım. Futbol maçı yaparak yakınlaştığım bir arkadaşımdı. Yazlıkta iskelede çıkma teklif etmişti bana. Ben mi etmiştim yoksa. Hiç Ankara'ya gitmedim onun için. Annem göndermezdi zaten.
Kimler için neler yapmadım ki, şimdi hala hırs ve kızgınlıkla andığım ne adamlar ne kadınlar harcadı biriktirdiğim sevgileri. O yüzden sana hiç kızmıyorum. Çünkü tümünün güçsüz kolları vardı ama hiçbiri benim başımı bulutlara değdirmeyi denemedi. Sen de tam başaramadın, lafta kaldı belki ama benim için bunu istedin. Nerden nereye gelmiştik de bunlar oluyordu. Ne meraklıydık tüketmeye.
Hiç söylenmese ne olurdu diye düşünmekten bıktım. Geriye dönüp baktığımda ne görüyorum biliyor musun? Hiçbir şey. Anlattım ya, her şey kutularda, kalbimin raflarında.
Sonuç olarak ne var elimde. Ben seninle bir insanı ne kadar da güzel sevebileceğimi hatırladım / öğrendim / inandım.
Bir de aşkın hep tek kişilik olduğunu öğrendim. Şimdiyse bir boşluk ki, seninle bile dolamaz artık. Romanlardan nefret eden ben, sevdiğim 2-3 romandan birini hatırlıyorum seninle. Safiye Erol'dan Ciğerdelen. Belki de sadece adı seni bana anımsatan. Yüreksöken, kalpdeşen falan da olabilirdi.
Tüm bu güzel sevmelerimin, aşkımdan ölmelerin sonunda tek bir gerçek vardı yüzüme vuran;
KAHRAMAN DEĞİLİM Kİ BEN... Sana, en çok seni kurtarabilirim ümidiyle gelmiştim. Seni alıp kaçabilirim, esen rüzgarda bedenimi sana siper edebilirdim. En sağlam taşı bulup ardına saklayabilirdim gibi gelmişti. Oysa ben tüm eşyalarını yüklenmiş koşarak gitmeye çalışırken, sen elinde kıytırık bir dal parçasıyla durmadan aynı yerde oyuklar açıyordun toprakta. Ben seni çekiştirip almaya çalıştığımda da elin elimi tutsa da gözün o oyuntuya bakıyordu.
O yüzden kurtaramıyorsam, ben de batmalıydım sanırım.
Bu kadar.
Son yazım olmayacak bu sana. Üzgünüm değişmemeye çalışıyorum sana olan tutkumu yenmek için.

Böyle buyurun benim Kelepir'im için...

hani geçen gün size acısına sarılan kızdan bahsetmiştim ya. bugün tüm günümü onunla geçirdim. parça parça olmuş bir kalbi, bulanık görmesine sebebiyet veren birikmiş gözyaşları ve titreyen çenesi de eşlik etti bize. ona dünden beri ediyormuş. "özüne dönersen" dedi, "onlar 2 aydır benimle". çok da üstelemedim. "anlat ne oldu sana, parıldayan gözlerin neden buğulanmış" dedim. hayatta en kötü şeyin, umut verenin umudunu çalması olduğuna dair konuştuk durduk. haketmediğine inandığı şeyler yaşıyordu, anlam veremiyordu, doğru düzgün düşünemiyordu bile. sağlığı yerinde değildi, sadece sigarayı bbıraktığı için seviniyordu. yine güneş gibiydi de, daha bi kış güneşiydi sanki. arada gülümsediğinde açıyordu güneş, sonra bulutlara bırakıyordu benim yüzümü de. oturdum öylece. bir sürü komik şey söyledim, gülümsediği de oldu, beni keklediği de. sağ elinin içi ile burnunu çekerek silip bana laf sokuyordu arada. ama şey gibiydi o an ki gülümsemesi; nasıl desem. dudakta çıkmış bir uçuk gibi. zaten uçuk acıyordu, ama gülümsedikçe daha da acıyordu. gülümsemesi yasaklanmışçasına. onu böyle görmeye daha ne kadar dayanabilirdim acaba. sustum ben. anlatsın istedim. 2 kelimeyi bir araya getiremedi bir türlü, neler olduğunu hiç anlamadım. hem kendine acıyordu, hem kendinden nefret ediyordu, hem sinirliydi, hem aşkından nefes alamıyordu. böyle insanlardan korkarım ben. ne zaman ne yapacakları belli olmaz. ama onun bir şey yapacak hali yoktu. eski mesajlara bakıp, "ya bilu, bunu yazan bi insan ertesi gün nasıl bırakır beni" dedi. sert olmamaya çalıştımsa da yapamadım. tutamadım kendimi. "daha önce de bunu yapmadı mı" dedim. kelimeler ağzımdan çıkarken durdurmak istedim. bir tokat da ben attım o an o Güneş'e. utanmadım değil. elimi uzattım omzuna doğru. "haklısın dedi. haklısın, hepiniz haklısınız. tek haksız benim ama" dedi. gittikçe sinirleniyordu. yine eline telefonunu aldı. "ona yapılanların acısını benden çıkartıyor" dedi. sakin olmasını, kimseyi suçlamamasını söyledim. karşımda o kadar haklıydı ki hayata sorduğu sorularıyla, teselli bile edemiyordum. "gitsene bilu" dedi. "ben kimseyi kurtaramadım asla, sen de beni kurtaramazsın" dedi. evet, kahraman değildi ki o. acı çekmeyi haz haline getirmiş birini gülümsetmenin bir anlamı yoktu. Güneş'i uzun süre öyle göreceğime emindim. Yine acısını sırtlanmış, bağrına basmış uzaklaşıyordu. "yok mu bana söyleyeceğin bir şey" dedim. altay öktem cümleleriyle cevap verdi bana, "aşk tek düzelikten kurtulma çabasıdır, iki kişiyle olmaz. iki kişi aşıksa yanyana durmaz. aşk yanyana olmamaktır. aşk ya arkaarkaya ya da karşı karşıyadır" dedi. susmaktan başka çarem yoktu". Güneş, aşık olduğu kişinin hep karşısında durmuştu, aşık olduğu ise onu hep yanında istemişti. Ah Güneş, ne kadar da haklıydın.
sonra mırıldandığı şarkı beni hiç şaşırtmadı: zeynep casalini - delilik.mp3

asla inanmamalı ben hep varım diyene...
sevgilim, bu sensiz 1. günüm.
Bugün bileklerimi kestim.
Ölemedim.
gidişinin üstünden 1 gün bile geçmedi. halı ilmeklerini sayıyorum, fayans aralarını temizlemeyi düşünüyorum.
Lanet olsun o kadar haklıyım ki, kendimden nefret ediyorum. bana hep "hiçim sıfırım" derdin. ben de "ben de sıfırım ama en azından sevgim var" derdim. şimdi ben de sıfırım işte. yokum. senin yokluğundan anlamayan ben, olduğu gibi yok şimdi. bildiğin yokluk, var olmama durumu.
acıyor içim. seni seven her yerim acıyor, inliyor çığlık çığlığa...
ne hissediyorum şu anda?
neyim ben?
kimim?

ağlamaktan buruşmuş yüzüm. beni 2. terkedişin, 3. kalp kırışın ve son terkedeşinin 8 saat sonrasındayım şu an. bana kötü kötü mesajlar atıyorsun. kahroluyorum varlığında da yokluğunda da. neden yapıyorsun bunu. ben sana ne yaptım? ben kime ne yaptım?

ben sana kollarımı açtım geldim, hani niyetlenince tanrı yolumu açmıştı ya. ben sana "çekimindeyim" dediğim günü dahi dün gibi hatırlıyorum.
sen nesin ya?
benim sana karşı hislerim en baştan berii her bir an daha da güçlenerek artıyorken, sen nasıl bir öyle bir böylesin. nasıl sein için bunca şeyi feda edebilmiş b insanı bu kadar kırabiliyorsun?
şimdi bana senin bile iyi gelemeyeceğin bir noktadayım. ağrıma giden bu. "ben varım" diyenin sonsuz yok oluşu.

sen kimseyi sevemezsin, sen seni o kadar sevmişsin ki, sen seni sevemezsin...
sen böylesine sorgusuz sevilmemişsin, verilen sözler hep bozulmuş. bunca sevgi seni mutlu etmez ancak korkutur...