Bebeğim, ilaçlarını mı almadın? Facebook'tan silmeyi unutmuşsun da? Hatta "Hello! Hey Love" grafiğimi de silmemişsin.
Koş sil bakalım. Yaşananları da silebiliyor musun? Gerçi sen silersin elbet, senin için her şey "bir tık" ötede nasılsa :)

Fonda:placebo - meds.mp3
grey's anatomy dizisinde bir sahne izledim az önce va bana yine tanrı dokundu :D

evli ve yaşlı bir adam. onun sevgilisi güzel ve genç kadın. kadın adama böbreğini veriyor. diyor ki "ona 3 yılımı verdim, bir de böbreğimi verdim, o hala bir karar vermedi. hala odamı arayıp "nasılsın" diye sormadı"
gerzek, patavatsız ve cin yang cevap veriyor: "bence o kararını vermiş."
(...ve lanet yang yine haklı :p )

yani siz ne kadar fazla verirseniz verin, içinizi kalbinizi hayatınızı yüreğinizi ortaya koyun, bu karşınızdakinin aldığı ve anladığı kadardır. Çabalamamak çare değil, ama çabanız sonuçsuz kalıyorsa da "uç" deyin ona. "uç git". Böylece dışarıda bir yerde, siz 3 yıl vermeden, böbreğinizi vermeden de verdiğinizi alan, belki fazlasını da veren birileriyle karşılaşma şansınızı kazanırsınız.*
o anlamayan, verdiklerinizi görmeyen ya da görecek olgunlukta olmayan kişi de değer verecek birilerini bulur belki.**


*varsa tabi. yoksa sikile sikile kimseye bisikim vermemeye alışırsınız.
**bulabilirse tabi. vermeden almak kime mahsus biliyoruz değil mi? tartışmayalım burda. muhtemelen o değer vere vere kendine verir. sonra kendine değer vermenin aslında başkasına değer vererek olduğunu anlar belki. belki. belki...
Tanrı var mı?
Allah mı Tanrı mı?
Peki ya Rab?

yo yo bunları tartışacak kadar boş değilim, işim gücüm var, çoluğum çocuğum evde bekleyen karım var. şaka be şaka.
neyse.
isme takılmadan size bi sır vereyim. Tanrı'nın elleri var. Bana dokundu. geçtiğimiz günlerde, tatil gününde omzuma dokundu O. "yürü ya kulum" dedi. kalbimin gelmiş geçmiş tüm yaralarına dokundu. öyle mucizevi bir iyileştirme yaptı dememi beklemiyorsunuz değil mi? hissettim ben, küçük kız çocuğunu düştükten sonra kucağına alan baba gibi, o babanın "uf" olmuş dizleri öpmesi gibi dokundu. Valla.
Pazar sabahı uyandığımda her şey farklıydı dememi bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Alkol komasının ucundan yırtmıştım. Ama bir şey vardı, bak yazarken bile piç gülümsememi takındım, böyle yandan yandan.

Tanrı var yok tartışması yapmayacağım, of kors. yoksa bilemem de varsa cem adrian da onun yarattığı, yaratırken de pek güzel donattığı bir insan benim gözümde. onun bir şarkısı var "Tanrı'nın elleri". o dedi bugün, winampta rihanna'nın rus ruletiyle kapışırken farkettim. Terliydim, önemsemedim. sonra yakaladı beni;
"dur" dedi,
"bilu" dedi,
"ben" dedi,
"seni" dedi,
"bir şarkıyla" dedi,
"çok" dedi,
"fena" dedi,
"yakalıcim" dedi.
"al" dedi "git" dedi, "çocuğunu" dedi "kaynananı" dedi. şaka lan bu satırı demedi :D

dedi ki: " güneş batarken, çocuklar uyurken,
başucunda bekleyen yorgun bir melektir...
ve her gece sabret diye saçlarımda dolasan tanrı'nın elleridir."

ama böyle bi huzur, böyle bir uyanış yok.
Tanrı bana dokundu. Eğer siz de uslu durursanız ancak şirinleri görebilirsiniz. Ama eğer hiçbir zaman çaresiz kalmadığınızı düşünürseniz, iki yüzlü olmazsanız, bencil olmazsanız...
İşte o zaman Tanrı'nın size dokunduğunu hissedersiniz.
"Tanrı yok" diyorsanız. Üzgünüm, huzura uzaksınız.
"tanyı yok, bi güç vay" diyorsanız, onu bilemem :)

ama neticede, inanmak için görmek değil, görmek için inanmak gerek.
oldu o zaman. bu da yorgun ve asabi bir günün yazısıydı. halı ilmiği saymaktan vazgeçtim. kurabiye patates bile yiyebilirim.

ok kib by

lşdsfkjalfjasdlfksjaflksafjalskfjaslkfasjf

PEKİ vol.X

Peki Zia'lardan kaçarcasına çıkmamız?
Peki 1 şişe şarap içmeme rağmen, bir şişe daha almam?
Peki 2. şarabın sıcak şarap baharatı vermesine çok sevinmem?
Peki o baharatın sürekli çantama dökülmesi?
Peki TRT'de içelim diye soğuktan ölmemiz?
Peki Balkon'a giderken tek portakal almam?
Peki o portakalı, odasından çalıdnı diye Dacar'a hediye etmem?
(i pod alamazdım, hıh)
Peki kendimi o portakalı herkese birer parça vermek üzere soymam?
Peki Dacar'ın (artık ne dediysem) "sus lan sus Selçuk'un arkadaşları var burda" diye ağzımı kapatması?
Peki Ece'nin o gece çok güzel olması?
Peki Ece'nin bunun farkında olması?
Peki Dolores'in ben başkasıyla konuşurken her şeyi dinlemesi?
Peki Balkon'da balkona kusmam?
Peki Dolores'in biz tuvalete giderken "sadece işeyin ama" demesi?
Peki Dolores, ben ve Bükem, Balkon'dan asansörle inerken nasıl oluyor da 30 poz fotoğraf çekebildik abii?
Peki yemek yemek için Patso'yu tercih etmemiz?
Peki şu an hatırlayamadığım ama orda çok konuştuğumuz bi mevzu vardı, neydi o?
Peki asla içemediğim ayranımın Ece'nin rujuyla imzalanması?
Peki o ayranı içememe sebebimin Doloresin tepişirken onu dökmesi olabilir mi? Hıhım!
Peki benim arkadan Ece'ye bakıp bakıp yanına gidip "Ece, iyisin ha, iyisin daha zayıflama" demem?
Peki çıkışta benim herkesten 5 adım ötede cool bi şekilde sigara içmem?
Peki birden Nuri Alço kriziyle Joker'e gitmemiz?
Peki Joker'e girmemizle önümüze nuri alço'nun gelmesi ve bitmesi?
Peki benim Nagihan'a ısrarla 500 kez Neslihan demem?
Peki ben sigara içeyim diye balkona çıkmam ve başıma gelenler?
Peki 4lemem ne abiiiiiiiiiiiii???
Peki çok büyük bi bok yemişçesine Dolores'e "dörtledim abiiii" demem?
Peki Joker'den çaldığım 3 şat bardağı.
Peki o 3 bardaktan 1'inin kayıp olması?
Peki 3 şişe nuri alçoyu 5 kız mı içtik biz?
Peki erkeklerimiz nerdeydi o sırada? (edit:arkada bira içiyormuş körpeler)
Peki Line'daki baba-kız olayımız neydi?
Peki biz Line'dayken Ece'nin attığı "... antibiyotik orospu" mesajı?
Peki line'dan çıkıp jazzstop'a gittiğimizde o kafayla yapılan 3lü ve 4lü kombinasyonlar neydi Dolores, sorarım sana?!!!!!!
Peki Eski Cambaz'a gidelim derken Mask'ın sokağına girmiş bulunmamız?
Peki Bükem'in "aaa Mask! Mask'a girçeez" demesi?
Peki kedi sevmek için Mask'a girmemem?
Peki Mask'a girip "senden daha güzel" ve "bir derdim var" ile kopmam?
Peki Mask'tan çıktığımızda sabah olmuş olması?
Peki Bükem'in göbeklerde uyuması?
Peki Dacar'ın durmaksızın "billur'un birasını içiyorum amaaa" demesi?
Peki benim hala Nagihan'a Neslihan diyor oluşum?
Peki Dacar'ın baygın tatlı halleri? (yirım)
Peki Mask'ın Emrah adlı garsonunun bize "acı gerçek, burayı kapatıyoruz" demesi?
Peki benim "Emrah'a ancak adı Emrah olan biri bu şekilde cümleye girebilir" demem?
Peki Mesut'un bıyıkları?
Peki benim Mesut'un adını hatırlamam????
Peki "grubun ciddisi sen misin" sorusuna, ciddi bir tavırla "yoo yavşağın tekiyimdir" demem?
Peki "nerden tanışıyorsunuz" sorusuna, "kapıdaaaan" cevabı alıp dumur oluşumuz ve dumur olmamıza sebep olan şahsın uyuyor olması? dlskfaşlfkasdlşfskaflş
Peki Bükem'in ağzıma esnemesi?
PEKİ ÇAĞDAŞ BÖREK NE ABİİİİİİİİİİİİİ???
PEki Çağdaş Börek'e gitmeme çabalarına rağmen herkesin dünden razı olarak löp löp börekleri mideye indirmesi?
Peki benim Ç.B.'de hala Nagihan'a Neslihan diyor oluşum?
Peki Bükem'in her şeyi "terbiyesiz" diye terslemesi?
Peki Dolores'in sesi?
Peki Dacar'ın babası?
Peki Nagihan'ın...
Peki Nagihan'ın...
Peki Nagihan'ın...
Peki Nagihan'ın...
Peki Nagihan'ın hiç pekisinin olmaması?
Peki Bükem'e "sadece kıymalı patatesli ve suböreği varmış ne yiceksin" dediğimizde, kendinden emin bir şekilde: "ıspanaklıııııı" demesi? Ardından Dacar'ın Bükem'e cevaben umursamaz bir şekilde "ay ıspanaklı olsa hepimiz yicez beee" demesi??
Peki garsonun Bükem'in seçim yapamamasına "siz biraz fazla içmişsiniz galiba kafanız güzel" demesi ve bizim "aaa nerden anladın" dememiz?
Peki aynı garsonun "ikinci çaylar bizden" demesi ne abi, kendini mi affettiriyor?
Peki hesap ödenirken Dacar'ın "3.75 mi çok az o, yanlış hesapladınız" demesi, "yok kızım bi börek bi çay işte" dediğimizde "neden ödediniz" diyerek Dolores'le beni börekçinin kapısına, börekçiyi de fırına yapıştırması neydi abiii?
Peki dolmuşta hemen uyuyakalan Bükem'in tümseklere paralel yaylanan lüleleri?
Peki kreşi geçen şoföre "İNÇAZ BİİİİZ" diye bağıran billur! Sen ne yani? Ben ne yani lan?

sonradan görme peki'ler:

Peki Özhan dansı?
Peki Sevin Patik Atasoy?
Peki "ben ömeri göstermiş olamam"?
Peki annemle babamın beni billurcu sokaktan almış olması?
Peki Dacar'ın bi zamanlar nereye baksa ertürk'ü görmesi?
Peki haremlik, selamlık ve billurluk?
"her aşk kendine bir orospu yaratıyor." diyor umay umay bir kitabında. Ben düzeltiyorum onu, her aşk kendine bir kutsal toprak yaratıyor ve şehrin kalabalığı o toprakları hunharca harcıyor. Elde kalansa ayrılıktır ve her ayrılık kendine bir la finestre di fronte yaratıyor. kulaklarda çınlıyor Simone'nin mektubu, zihnine kazınıyor pencereden bakışanların sevişememezlikleri, bir afiş gibi odasına asası geliyor insanın, kadının unlu ellerile merdiven korkuluklarına bıraktığı un lekesi. Bense ilk duyduğum andan beri "anasını satayım bu şarkı ne diyor bilmiyorum ama acayip hüzünlü, kalbimi sikiyor adeta" diyorum. Bahsettiğim şarkı "ma che freddo fa". Filmi izlediğimden beri derin nefes çekip gözlerimden görünmeyen yaşlar akıtırdı bu şarkı. Ama anlamına bakmaya cesaret edemedim hiç, çünkü kalkıp da "babacığım hadi beni yine parka götür" diyorsa olmazdı bu şarkı, bozulurdu büyüsü. Sonra baktım anlamına dün akşam, öylesine, amaçsızca ekşi sözlük'ü açtım ve baktım. akabinde dün akşamımın ve önümüzdeki bir kaç günümün de fon müziği oluverdi kanımca.

Şimdi Karşı Pencere zamanı. Çivi çiviyi söker çünkü. ma che freddo fa kafası :)
“Bir rivayete göre her şey bir sabah değişmiş. Siyah ve beyaz kalmış sadece, griler yok olmuş, kadına pembe demişler erkeğe mavi. Mavi ve pembe, yeşil sarı mor turuncu gibi değilmiş artık. Maviye sen güçsün demişler, pembeyi sadece sen sevebilirsin, bundan sonra pembe sana emanet, onu koru, ona sahip çık. Sakın ağlama diye de eklemişler. Pembeyeyse bir açıklama yapılmamış bile, sana mavi anlatır denmiş. Mavi de anlatmış pembeye, sen benimsin demiş. O sabah pembelerin canı çok yanmış ve ertesi sabah ve ertesi sabah... Günler günleri kovalamış, bazı pembeler o sabahın öncesini unutmuşlar, bazılarıysa her sabaha eski zamanları hatırlayarak uyanmışlar, kimilerinin hiç görmediği o zamanları hatırlayarak... Her şey öyle başladı; o günleri hatırlayan pembelerin hatırlamayanlara hatırlatma çabasıyla… Hatırlayan pembeler, mavilere emanet edilmediklerini söylediler her yerde; pembelerin de pembeleri sevebileceklerini, mavinin de pembenin de sadece birer renk olduğunu anlattılar. İnanmadı kimi pembeler buna; ‘pembeyi sevmek için mavi gibi olmak’ ve “pembeye sahip çıkmak” gerek dediler, kendilerine ‘pembesin sen’ dendiği o sabahı unutarak.

Peki ya sevdiğimiz kadınlar, kaçı o sabahı unuttu?”*


*alıntıdır.
geçmiş zaman olur, dolores bana "ya sen erkeklere orospu kadınlara meleksin" demişti. Ama ben yine bir insana aşık olmuştum.
...ve bilirsiniz, öyle bir dünya yok.
:)
ben arkadaşına "ona çok aşığım" diyordum; arkadaşı bana "o sana çok değer veriyor" diyordu. bu işte bi itlik olacağı o zamandan belliydi.
"düşünmeyeyim lan" dediğimde, düşünmeyi kesebilsem keşke.
"En sevdiğim aşk şarkısının bir sandviçe yazıldığını ögrenmiş gibiyim."
yaz sil
yaz sil
yaz sil
ben

yap boz
yap boz
yap boz
sen


kalbime kan gitmez, ciğerime nefes dolmaz.
ama yine suçlu ben.

sevgiler, arkadaşın hüsam.
en zoru da bağırmak isteyen bir kalbi susturmaya çalışmak...


gün usulca karardı penceremde,
gece oldu lambaya bakıyordum,
camda yalnızlığı gördüm derinde.
baktım ki başıboş sokak, mutsuz.
taş kesilmiş yüzümde, ellerimde...

vay benim alınyazım, ıssızlığım.

oktay rıfat

Ezginin Günlüğü - Eski Arkadaş
Birsen Tezer - Cihan
Bülent Ortaçgil - Light

bu albümleri bana verin, beni sessiz, sakin, yalnız olup açık havada oturabileceğim bir yere götürün. O zaman şarj olurum sanırım. 1 tam gün ya da 2 tam gün. Evet iki tam gün. O zaman saf bir mutluluğa erişip derin nefes alırım. Bir de ekmek, peynir ve şarap. Evet, bu kadarcık.

Ölümdür yaşanan tek başına.
Aşk, iki kişiliktir.

Visa Vol.10

İstanbul'da metro jetonu 1.5 tl.
bakkalda bir adet kibrit 0.25 tl.
kaktüs kafe'de caramel macchiato 9 tl.
sevgilin ve en sevdiğin arkadaşlarınla bir gecede hem jehan barbur'dan sensiz olmaz, hem birsen tezer'den çığılık çığlığa'yı dinlemenin değerine, paha biçilemez.*

*biçilememeli de zaten.
jehan barbur: bu sabah sensiz uyandım, sensiz olmaz sensiz olmaz...
- sevgilim bu da bizim şarkımız olsun mu?
+ olsun sevgilim.
- ama Nantes'ten sonra.
+ e tabi...

jehan barbur: Gece gelmiş, yatağım boş; sensiz olmaz, sensiz olmaz! Sen uzaktasın, ben uzanmış; Sensiz olmaaaaaaaaz...
bu da sabah uyandığımda zihnimde çalan, dilimde söylenen, lastfm'de skorplanan şey oldu bugün...
tek isteğim 1 adet tori amos konseri. Beni ancak o kurtarabilir.
hıhım.
en ağır ölüm de olabilir bu konser tabi, o ayrı.
ulan var ya bu aralar çok sikim bokum rüyalar görüyorum. Allah hayırlara çıkarsın. Biri bi kazık atacak bana ama du bakalım...
tırsıyorum. kimseye bir şey anlatmıyorum...
duruyorum.
duruyorum böyle.
öylecene.
bi cümle takıldı aklıma bir filmden.
kimsenin beğenmediği bir filmden.
kız diyordu ki arkadaşına(!): "bazen öyle güzel, küçük şeyler veriyor ki..."
işte o nokta noktanın devamı yok zihnimde. halbuki 6 yıl önceydi, çok beğenmiştim o filmi.
yine de yok aklımda işte.
şu an olmak istediğim yerden epey uzaktayım.
yanımda olmasını istediğim kişi/kişilerden de uzaktayım.
hep uzaktayım.
yüzüm hep gülüyor, neşeliyimdir ben.
ama bazen de ağlamak ister insan; nedenli nedensiz...

çok da sorumluluk yüklemek istemiyorum...
burnumda vanilya kokusu var.
düşünmelerimi durdurup buna seviniyorum...
böyle bi güzellik, böyle bir keyif olamaz. Eğer izlemediyseniz, mutlaka indirin, çalın, çırpın, çorlayın bulun ve Mary and Max'i izleyin...


Mary and Max Adam Elliot tarafından senaryolaştırılmış gerçek bir hikaye.
Melbourne’de, alkolik bir anne ve dengesiz bir babanın kızı olan 8 yaşındaki Mary, sıkkın, anlamsız ve boş hayatına renk katmak için, aslında ansızın ve hatta fazlasıyla cesur bir karar alır: Telefon rehberinden gelişigüzel bir isim seç ve o kişiye bir mektup yaz!
Kader oy hakkını, o tesadüfi ismin Max olmasından yana kullanır. New York’da yaşayan, panik atak, yalnızlar yalnızı, dünyaya yabancı, obezlerden bir obez olan Max, aldığı bu mektup karşısında önce kriz geçirir, sonrasında ise tam 20 yıl sürecek bir mektup arkadaşlığını başlatır.
Hayata, insanlara, arkadaşlığa ve yalnızlığa dair bir öyküyü, naif ama can yakan tespitlerle, büyük ama ukalaca gelmeyen sözlerle ve birbirinden leziz 2 muhteşem karakterle anlatan bu filmi, derhal izlenecek filmler listenize alın. *
*alıntıyla karışıktır.
burda da bişeyler var...

geçmiş zaman olur...


^^
şu an bu blog kilitli, 3-4 kişi dışında kimse okuyamıyor ya hani... olsun yine de belki bi okuyan olur. o okuyan da terkedilmiştir, acı çekiyordur diye, bir iyilik (ya da kötülük) yapayım dedim. böyle buyrun, acınıza acı katın :)
aslında şu noktada öğrenmemiz gereken şey 1 haftanın 7 günden oluştuğudur. bu 7 günün 5 günü 7de kalkıp 23:00-23:50 arasında yattığımız unutulmamalıdır. cumartesi ve pazarın dinlence günü olduğu da unutulmamalıdır. özellikle meslek gereği o 5 günün 9 saatinin bir çift monitör karşısında geçtiğini aklımızdan çıkartmamak gerekir. cumartesi ve pazarın eğlence içerikli dinlence günü olduğu en önemli noktadır. mesela kahvaltıya gidilir, çarşı pazar gezilir, uyunur, arkadaşlarla takılınır nebileyim eş dost görülüri öpülür sevilir, spor yapılabilir, efendime söyleyeyim maksimum oturur iki kadeş içki içersin sevdiceğinle, 1 sinemaya gidersin. olmadı evde bir film izlersin. sarılır uyursun. evde misin, oh ne rahat... duş alırsın ne bileyim, ördekle oynarsın, kitap okursun.
DİNLENİRSİN ULAN.
ama yoook okur mu? serde gençlik var ya içip dağıtacaksın gece körlerinde çılgın atacaksın, hayatın zevki böyle çıkar değil mi :)
ay pazartesi pazartesi nasıl hastayım belli değil. burnum yok mesela, düşecek. Böyle bir şeye ihtiyacım var. tek ihtiyacım olan şey terliklerimi giyip, sıcak çayım ve pijamalarımla tv/pc karşısına geçip yorgana sarınmak ve huzur* bulmak. lütfen işten 5 te çıkalım artık.
Böyle bi hayat benimki de işte.

*bi ara anlatacağım.
ya olacağından değil, olmasını istediğimden de değil deeeee
olacaksa da bu olsun beeee :)))



Hayatıma giren her bir kişi (arkadaş/sevgili) benim içimdeki bir başka "ben"i ortaya çıkartıyor sanırım. onlara benzeyen veya benzemeyen yönlerimi görüyorum ister istemez. kendime sevdiğim ve sevmediğim şeyleri, yapmaktan hoşlanıp hoşlanmadığım şeyleri. Zaman zaman gözüm açılıyor adeta...

visa vol.9


feriköy'den galata'ya otobüs 1,5tl.
zippo'ya çakmak gazı doldurmak 75kr.
köprü üstündeki çay 50kr.
sevgiliyle keyif alarak içki içmenin zevkine paha biçilemez.

visa vol.8

Sevdim seni bir kere, başkasını sevemem.
Deli diyorlar bana, desinler değişemem desinler değişemem desinler değişemeeeeemmmmm!
feriköy'de bir demet çiçek 5tl.
eminönü'nde balık ekmek 4tl.
cihangir kahve'de bir kola 3tl.
sevgilinle sokakların kokusunun üzerine sinmesine paha biçilemez.
acele dışarı çıkması gereken bir annenin, hırka düğmelerini yanlış iliklemiş 5 yaşındaki çocuğu gibisin sevgilim; kızamıyorum sana.
:*
güzel günler bizi bekler, sadece inan yeter, inan!
içimde güzel bir his var; kelebekler, martılar filan...
hayat rengini buldu, beklediğime değdi, ne güzel oldu.

her şey böyle iyiyken korkarım nazar değer, aman!
ilk kez çarpılmış gibi umutluyum şu hain dünyadan.
hayat rengini buldu, beklediğime değdi, ne güzel oldu.

sen, en güzel halinle gel, gerçekleşmemiş hayalinle gel.
gel!
güneşli bir günle gel, elinde çocukluk resminle gel.
hayat rengini buldu, beklediğime değdi, ne güzel oldu.

<3

VISA vol.7

hava alanı otobüsü 3tl.
1 paket djarum 7.5 tl.
midpoint'te anneyle yenen yemek 40tl.
bir diş fırçasının değeri, paha biçilemez.

bugün tüm günlerin karmaşık bir şekilde birleştiği bir gün. stresliyim ama neşeliyim de. bunları yazarken bile acelem var mesela. sevgilim iş görüşmesinde. abimin asker yemeği var. evi toparlamalıyım. arkadaşım haber bekliyor. bir arkadaşım sevgilisinin yanına, paris'e gitti. yihu yihu yihu kafasındayım.
ama günün en güzel olayı canım arkadaşlarımın (istediğimi bile unuttuğum) hediyesiydi. inanılmaz mutlu oldum. holey holey dedim onlarca kez.
şimdi hazırlanmam lazım.
güzel bir gece ve mutlu bir sabah için bana şans dile blog.
mutluyum ben :*


fonda: kenny G - havana
o anda bana ancak sen iyi gelebilirdin.
sen iyi geldin ^^
daha önce hiç aşık olmadığımı söyleyemem. ama geçen zamanlara üzülmüyorum, bir tek andan bile pişman değilim. belki de Tanrı, yanlış kişileri, doğru kişiyi bulduğumda kendisine minnet duymam için yapmıştır bunu bana.
Evet, minnettarım!!
buraya gitsek ya seninle canım sevgilim...
Küçüklüğümden beri abim olmasa daha zengin bir çocuk olacağımı düşünürdüm. o olmasa özel okula giderdim, istediğim zaman istediğim kıyafeti, istediğim ayakkabıyı alırdım. Bir şey istediğim zaman "abinin bilmem ne taksidi bitsin sana da onu alırız" denmezdi. maddi manevi her türlü şımarıklığı yapabilirdim. Belki şu an bi arabam olurdu. İyi de olurdu.
Ama "atla abi, ben seni tutayım" diyecek bir abim olmamış olurdu. Mahallede çocuklara küfür edip onun ardına saklanamazdım. Halı saha kiraladığımızda bana kimse pas vermezdi, hatta halı sahada hiç maç yapmamış olurdum. 9 aylık ve alman kaleyi bilmezdim. "Orta kafa gol oynayalım" dediklerinde "hö?" derdim. Erkek arkadaşımla play station oynamayabilirdim ya da dev ekranda maç izlemek için tophanede yer ayırtmazdım. adidas'ta geçirdiğim vakti parfümerilerde geçirebilirdim. Bunları kötü gördüğümden değil söylemelerim. Şimdiki halimden daha memnun olmamdan. Abim olmasa telefonumu çalan çocuğu dövemezdim. Sarhoş kafaylayken bodyguard abimi dövüyormuş gibi gelmezdi ve çılgın bi cesaretle onu korumaya çalışmazdım.
Kavgalarımız da olmazdı, beni ordan oraya savurmaları da... Kafamı kalorifere vurmalarım da olmazdı, kollarımın omuzlarımdan çıkasıya acıması ve serçe parmağımı evdeki sütuna vurmalarım da olmazdı. Bak bu iyi olurdu.

Yazlıkta, en mutsuz olduğum anda vücudumda kandan çok alkol varken, ona ayık görünmeye çalışma çabam olmazdı. Kumsalda içerken "abin geliyor" alarmıyla biramı denize atma telaşım olmazdı. Yoldan geçen kıza "sana abimi ayarlayayım mı" demezdim. Annemden bir şey için izin almak istediğimde "hacı be sen de konuşsana ya" demezdim. Ama arabam olurdu belki şimdi.

Abimle o kadar zıt olduk ki hep, hani kardeş olmasak aynı ortamda bile bulunmazdık, arkadaş bile olmazdık. Ama aynı karından doyduğumuz, aynı anadan doğduğumuz gerçeği bağlar bizibirbirimize. Birbirimizden bir çok şeyi saklıyor olsak da kimsenin anlamayacağı şeyleri, anlamasa da dinleyecek olan birinin varlığıdır kardeşlik. Seni sevgilinden kıskanan, şehir dışında okurken durmadan "bir şeye ihtiyacın var mı" diyendir abi. Ne kadar kızsa da düştüğünde tişörtünden çekip kaldıracak olandır. durup dururken saçma sapan figürlerle dans ettiğin kişidir. param yok deyip kazıklar attığın kişidir ve kazıklar yediğin... "osurmazsam ölcem lan" diyebildiğin kişidir ki bu çok önemlidir.
Burnuna gelen kül kokusunda onu anmaktır kardeşlik, pastırmalı döner kokusunda, Carousel'in önündeki mc donalds kokusunda...

ve birgün -en azından benim çok da inanmadığım- birileri, benimkilerden daha narin olan ellerine silah vereceğini söyler, o ellerinin silah tutacağını söyler. Biz hiç silahlarla oynamadık ki, o ne anlar diye geçirirsin içinden. "Biz top oynadık,sohbet ettik,kavga ettik, dost olduk, boks yaptık, buz pateni yaptık" dersin, "o ne anlar silahtan?". Dersin de kim dinler, kime geçer sözün.

Artık eskisi gibi değil hiçbir şey. Hani askere giden gider, gerisi ardında kalır da aylarca haber gelmez durumları yok çok şükür. Ama ben tertemiz bir dünya hayali kurup göbeğimi kaşırken, belki sabaha karşı eğlenceden dönerken, birileri uyumaya bayılan abime "koğuş kalk" diyerek onu sıcacık yatağından kaldıracak, "silah omza" diyecek, koşturacak da koşturacak.
Bu çok tuhaf. Kızdığımdan değil, sadece tuhaf...

Benim abim havacı olacak. İstikbal Göklerdedir diyerek avutacağız kendimizi. Belki gittikten sonra kına yakıcam, "oh be ayakkabılarını benim ayakkabılarımın üstüne koyamayacak" diyeceğim ya da "parfüm sıktığı gömleklerini benim gömleklerimin yanına koyamayacak" diyeceğim. Hatta bunu anneme de söyledim, tüm kıyafatlerini bohçalara koyup kaldıracağım.
Ama lokum alıp gelince, "ayy anne abim ne severdi di mi yeaaa" dicem, annem de ağlayacak. Ben de hazır o ağlarken annemden para falan isterim, duygusal anını yakalarım. Sonra yatağıma gider dua ederim, sonuna da eklerim;

"Harbe Giden Sarı Saçlı Çocuk,
Yine Böyle Güzel Dön, Yine Böyle Güzel Dön..."
belki de ben abartıyorum, çok fazla uçuyorum...
buraya baksak ya seninle bir gün?!
"kısmetin ya geliyordur ya büyüyordur" demişti bir arkadaşım 10 yıl kadar önce. çocuklukla gülüp geçmiştik. bugün hala arkadaş olsaydık gidip kapısına "haklıymışsın lan" derdim.