Hayat,insanın üzerine yakışanı giymesidir...

Yukarıdaki cümleyi okudum bir karikatür dergisinde ve hoşuma gitti bir kez daha.Aslında duymuştum bunu bir insandan.O'nun lafı sanıp, O'nu takdir ettiğimi anımsıyorum şu anda. Her neyse,diyorum ya bir kez daha hoşuma gitti.Okuduğum andan beri diliyorum ki biri sorsun; "Billur hayat nedir?" desin,ben de kendimden emin,Kadir İnanır ses tonuyla "İnsanın üzerine yakışanı giymesidir!" diyeyim. Soran kişi şaşırsın ve beğensin cümlemi.
Ama benim olmayan o cümleyi.
Ama benimmiş gibi...
Yahut aşk nedir,acı nedir,mutluluk nedir diye sorsun,ben yine aynı cevabı vereyim; "İnsanın üstüne yakışanı giymesidir." diyeyim. Aslında şimdi düşünüyorum da insanın üzerine yakışanı giymesi mi daha hoştur,bu lafı kullanabilmesi mi? Ben bu cümleyi teneke bir insana kullanırsam "vaay iyi ki bi felsefe okudun haa" der, ben de ondan nefret ederim.
"Hayat, insanın üzerine yakışanı giymesidir.", çok güzel bir tanımdır.Çünkü, bazen üzerimize yakışan kazak bizi terletir ya da üzerimize yakışan ayakkabı ayağımızı vurur.Bazen de o kendine en yakıştırdığın montu giydiğinde hiç üşümezsin -5derecede;iyi hissedersin,üşümek koymaz.Ağlasan da ısınabilirsin.
Hayat böyledir,bir taraftan alır bir taraftan verir.
Çok alır az verir,az alır çok verir.
Bu ona kalmış bir şeydir!
Bir de takılır aklıma "
yarama tuz basma
" lafı. Bunu pek kullanmak istemem,hatta kullanmam da,ama hoşuma gider bu deyimler.Yani sen başka bir şey dersin ama karşındaki ne demek istediğini anlar. bkz. etekleri zil çalmak... Örnek vermesem çıtırdardım,ama çatlamazdım.
Ne diyordum? "
yaraya tuz basmak
" Şimdi yaraya tuz basmak, üsteleyerek can yakmak,bir şeyin üstüne gitmek anlamındadır. Aldatılan bir kişiye "Murtaza'da ne salak adam he,nasılda aldatmış hatun bunu,puhaaaaa!!" dersen; 1. sen öküzsündür, 2. yaraya tuz basmışsındır. Yuhsundur,höhsündür,salak sensindir.Ama konu bu değildir.Konu nedir?Konu,Murtaza isminin yorumu da değildir.Konu, tuz basmak deyimidir.
Bir de sahil de balık tutarken elime olta iğnesi batar,elim kanar,dedem "tuzlu suya sok tuzlu suyaa" diye seslenir.Dedemin iyiliğimi düşünmesi değildir konu,dedemin iyi ve tonton biri olduğu hiç değildir.Konu burda, tuzun yaraya iyi gelmesidir.
İşte şimdi "asıl konu" ,bu iki paragrafın çelişkisidir.Ama ben yine de bir çözüm buldum kendime; belki de tuzlu suyun iyi gelmesi suyla ilgili bir şeydir.Yani tuzun suyla olan seviyeli ilişkisidir.Sütü sevmeyen insanların korn fleksle sütü içebilmesidir,Teoman'ı sevmeyen insanların Vur Sen Beni şarkısı için Teoman'a katlanabilmesidir ya da tereyağından nefret eden insanların pilavla tereyağ yiyebilmesidir.

Yani dert ettiğimiz şeyi sulandırırsak üstüne gitmek o kadarda acı vermez. Sulandırmak derken,yağmur altında bırakmayı kastetmedim elbette.Sulandırmak,cıvıtmak,gırgıra vurmak... Hoşuma gitti bu sonuca kendi kendime varmak."
insanın üstüne yakışanı giymesi hayattır
." lafını ben söylemedim ,evet.Ama bunu da ben buldum.Aferin mi? Bence evet işte. Seviyorum kendimi ve özlemişim de.
En büyük boşluklarda sensizlikle doluyum bugün. Her yere sinmiş sensizliğin kokusu ve buram buram kokuyor. Bugün sana şiirler,mektuplar yazmamaya karar verdim.Beni benimle başbaşa bırakmanın üzerinden sayfalar dolu şiir,oyüzlerce zarfsız mektup geçti.O günlerden bugüne sadece herkesin artık benim olmadığını bilir gibi bakması kaldı.
Bir eda bir çalım aldın başını gittin
Ne kadar masum bir şeyi terkettin
Avunurken olur olmaz aşklarla
Seni hem sevdim hem senden nefret ettim



Hareketli şarkıların derin anlamlar taşımasına hayranım. Sarışınım şarkısı da aynen öyle benim için.

Bazen kendimi çok zavallı hissediyorum. Çünkü çoğu zaman, safça insanlara aldanıyorum. Hani derler ya "3kuruşluk adam" işte onlara milyonlarca değer veriyorum. Sonuç ne mi oluyor? Hayatımdan kaybediyorum,zamanımdan kaybediyorum. Yani yine ben kaybediyorum. "İnsanlar bu kadar adi, bu kadar nankör olamaz" diyorum her seferinde. Ama yine oluveriyorlar. Aslında yaşamak çok zor. Ya da onlar gibi mi olmalı acaba? Onlar mutlu mu acaba? Gece yataklarına yattıklarında " oh birini daha üzdüm, vicdanım çok rahat" diyorlar mıdır acaba?
Keşke böyle olmasalar.
Çünkü hep ben kaybediyorum.
Üzülmek , yaralanmak değil derdim.
Yanılmak...
Bilmiyorum ki, belki yanlış olan benimdir.
Yok yok.Onlar yanlış... Onlar yanlış olmalı.
Bir avuntuymuşçasına inanıyorum.
Sonunda onlar kaybedecektir...
Kaybedecek midir?
Umarım...

yazı biterken fonda Teoman - bugün
bir doğum günüm daha bitti.
Çok güzeldi. hatırlayanlar,hatırlamayanlar, beraber olduklarım, telefonla bağlananlar.
çok çok yakın bir arkadaşım geç kutladı mesela ama çok alakasız bir kaç kişi de arayıp kutladılar.
çok özel kişiler vardı. hepsi 00.00da varlıklarını bir kez daha hissettirdiler.
saçma sapan mesajlarda olmadı değil.

doğum günü benim için çok özel ve önemli.
çok mutlu oluyorum doğum günü haftam hatta ayım bile bana aitmiş gibi geliyor...
çok seviniyorum.
yine mutluyum.
daha güzel bir şey yazmak isterdim ama bunlar şimdi aklımdan geçenler :)
Sevdiğim adamlar sevmediğim adamlara, sevdiğim kadınlar sevmediğim kadınlara dönüşüyor her bir an. Sevmediklerimi takip etmiyorum, belki de onları da severim artık... Ben de geçmişim simli, fosforlu bir kutunun içine saklıyorum. O geçmiş ki anı denen şeyin ta kendisi. O kutuyu da saklıyorum dolapların tepelerine. Canım sıkıldığında hayata sarılacak bir dal olsun diye. Bana "hayatta güzel şeyler de vardır" dedirtsin diye. Yazılar, fotoğraflar,hatıralar. Kısacası anılar.

Çünkü onlar olmadan hayat susuz et yemişçesine adi ve zor. Ama onlar açılıp bakıldığında bir elimde kürdan, bir elimde diş ipi sanki.
Evet diş ipi tadında onlar.

Sonra gerçek hunharca yüzüme çarpıyor olsa da...
Çünkü -miş'lidir o kutu...

"Olsun" derim. Zayıf olan ne o kutunun içindekiler ne de ben çünkü. Zayıf olan, olmadığı gibi güçlü ve umursamaz görünüp eve gidince defterler boyu ağlayanlardır. Güçlü görünmek, güçlü olmaktan daha kolaydır çünkü.
Ama ben aklıma yenildiğim zaman da duygularıma yenildiğim zaman da bunu alnım açık söyleyebilirm. Söyledim, hiç çekinmedim.

Söyledim de ne oldu? İşte o kutuya bir şeyler daha koydum.
Dibine kadar sarıldım, dibine kadar öptüm, dibine kadar kokladım,dibine kadar konuştum...
Şimdi sevmediğim adama dönüşsen ne olur ki...


yazı biterken: sezen aksu - İzmir'in kızları
(izmirli olasım geliyor bu şarkıda)
*Kader vardır,ama dili yoktur.
*Akılla kaderin uzlaşabileceği anlar da vardır.
*Çirkin insanlar daha büyük aşklar yaşar gibi gelir hep bana. Çirkin ama entellektüelitenin suyuyla yıkanmışsa bir insan, çok büyük aşklar yaşayabilir. Hatta olabiliritesi yoktur bunun, kesinlikle öyledir.
*Belki de Allah bir yandan alırken bir yandan vermektedir.
*Büyük aşkları okudukça ve duydukça temize çekerim karanlıkları, umutsuzlukları ve aşklarımı.
Hayata dair söylenecek onlarca genelleme, genel olarak yanlıştır. Doğru olanlarsa sadece birer üstüne alınmadır. Diğerleri kaderde vardır. Olayları özgür irademizle yaptığımızı düşünürken kader, zaman zaman cehennemin zaman zamansa cennetin zeminini hazırlamaktadır. Araf bölgeler de vardır ama onlar daha iradidir.
Sonra ömür biçme çabaları gelir ki, hayat asla bunun için izin vermez. En mutlu anımızda asla ölmeyecekmişiz gibi gelir ya hani... Öyle bir şey işte.
Anlatamam ki...
Anlamazlar...

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.


Orhan Veli KANIK

sadece günün anısı yaşasın diye.
iyi ya da kötü diye değil.
arada bir şey.
güzel ya da çirkin diye değil.
start a party.
hem hüzün hem eğlence kokar beyoğlu.
siren.
sonra ya da önce diye değil.
ohlsuun:**
Yaşanan ve yaşanacak olan her şeyin anlamsız gelmesinin sebebi olan boşluk; kalbe ilk ayak bastığı gün, kapladığı yerden büyük olan alandır. Geçen zaman içerisinde ağaçlar, çiçekler gibi sulanır da büyür mü bilinmez, ama hep artarak ilerler. Artık hayat eskisi gibi değildir. Ne film izlemenin bir tadı kalmıştır, ne müziğin, ne de eğlencenin. Sadece birkaç kişiyle içer durursun. Onlar da başlarından geçen buna benzer olayları anlatırlar, ama sen onları dinliyormuş gibi yapıp yine sevdiğini düşünürsün. Sana "geçecek" derler, için için ''geçmeyecek ben onsuz ne yaparım'' diye ağlarsın. Sonra bir bakarsın aradan bir ay geçmiş, ama sen hala onu düşünüyorsun ve hep düşüneceksin.

O boşluğu doldurmak için uyunur, yemek yenir, ağlanır, içilir,yeni sevgililer edinmeye çalışılır, belki de edinilir, boş verilir, yeni kararlar alınır, yeni şehirlere gidilir, yeni insanlar tanınır, yeni kitaplar okunur... Hiçbir yeni, o eski boşluğu doldurmaz. O boşluk kendisiyle bile dolmaz gibidir . Öyle bir kırılma noktasıdır ki hayatın, o noktadan sonra bütün hayat o boşluğu doldurmak için harcanır. Bu boşluk olgusu , ayrılıp gidenin bıraktığı yerde belirir, size sormadan oraya yerleşir ve inanılmaz bir hızla büyür. Siz ne olduğunu anlayamadan içinizi kaplar, dışarı taşar, etrafınızı sarar, yaşanan ve yaşanacak her şeyin yarısını zimmetine geçirir. O saatten sonra bazen azalır, bazen çoğalır ama hayırsız değildir, asla sizi bırakıp gitmez. Bir türlü doldurulamayan boşluktur. Yani giden yoktur bu olayda, gidenler vardir. Geri dönersiniz bazense, boşluğunu ararsınız gitmişliğinizin gözlerinde. Sıfır her zaman -1 den daha büyüktür çünkü, ama sıfır da büyük değildir. Sıfır sayısı da yoktur. O da belki sizin gibidir. Çünkü bu, hayatta bir kere olabilecek en güzel hikayenizdir. Yaşanmışlıkların sizi hiçbir zaman birakmadiği olaydir. Çünkü başka o yoktur. Olsa da o değildir.

Bu boşluğu yazılarla kendini tatmin ederek anlamlandırmaya çalişiriz ve o an tatmin oluruz ve kısa bir süre sonra yine gelir onun eksikliği , dolmayacağı.. .bir şair demiştir “ o boşluğu dolduran sizin eksilmenizdir” . "Ömür boyu boşlukla yaşamanın tadını çıkarmak" diye bir tabir de yoktur. Bu kelimenin içindeki tüm tatlandırıcılar alınmıştır çünkü.
Kalp dolmaz..
Zaman geri gelmez..
Boş kalır işte herşey..
Bomboş..
Havada asılı anılardır, elde kalanlar.
Kevin January
ben iyiydim geldiğimde.
o yoktu.
bende gittim.sonra yine geldim.
O da gelmişti.
çok şeker yedim.
bi de çok bira içtim...
başkaları da geldi ve gitti.
çoktuk,kalktık gittik...
çok değil,biraz yürüdük.
o yoktu....bi baktım varmış...
müzik yükseldi,ben iyiydim...
daha içmedim.
yeterince iyiydim.
sesler yükseldi, ben vardım o vardı..
herkes vardı,biz yalnızdık.
bi sevgilim vardı; ama yanımda yoktu.
yanımda o vardı...
sonra müzik bitti.
"al" dedi, "bir içki daha"..ben duvar dibindeydim.
o orda bi yerlerdeydi işte...
herkeste ordaydı..
poliste vardı.
ben sarhoştum...
"daha da sarhoş olmaya gidelim" dediler.
gittik...
o anlar resimlerde kalıverdi....
günler geçti, o bir vardı bir yoktu...
artık sevgilim de yoktu..
benim sevgilim o'ydu..
sonra bi ara gerçekten kayboldu..
işte burda bi yerdeydi sanırım,daha solda.
sonra ben iyiydim..
geçen günlerde de çok sarhoş oldum,iyi de oldu.
o yoktu.
ben içtim,o yoktu..
sonra aradı beni.
bişeyler dedi...
iyi dedi.
sonra bi baktım geldi.
hoş mu geldi?
boş mu geldi?
ben yoktum o vardı;o yoktu ben vardım.
sonra ben gittim.yine içtim...
sonra o da içti.
içmek güzeldi.
ama o yoktuben vardım.
bi vardım bi yoktum...
içki falan yetmedi!
bittik.bu kadar.....
ilk içtiğimiz de bugün gibi bir gündü işte...
öööyle bi gündü iştekime neyse...
bana neyse?
hoşgelmişti ne iyi etmişti....
hasta ziyareti kısa sürer dediler,o da gitti...
gerçekten bu kadar...
çok eski de olsa, en güzel hikayeme...
hayat her zaman bize mutlu olma şansı vermez elbet. çok da arsız olmaya gerek yoktur bence bu yüzden.
ama hayat jilet gibidir bazen;keser ama kestiğini bile anlamayız. insan mutsuzluğunu bir bira şişesinin kağıtlarını sıyırarak gösterir bazen. Aslında kesikleridir gösterdiği, ama çoğu zaman anlamaz kimse. Bardakta yarım bırakılmış içkiler, soyulmuş bira şişeleri ve tabakta söndürülmüş sigaralar hüzün doldurur içimi. hem de tıka basa...
çünkü çaresizdir insan küllüksüzlük karşısında ve sıkıntılıdır insan içerken o birayı. karşınızda biri olsa dahi eğer o bira şişesi üzerindeki etiketi söküyorsanız mutsuzsunuzdur. orda olmak sıkar sizi. düşünecek başka şeyleriniz vardır yahut.
ve tabii sigarayı çay tabağınızda söndürürsünüz bazen, bıkkınlıktı bence bunun anlamı da.
yarım bırakılmış bir içki, bir kahve de yine olumsuz duyguların eseridir,acımasızdır...
içemez,tüketemezsin bazen,kafan o kadar doludur ki kahveni içmiş misin içmemiş misin ya da biran yarım mı kalmış, bitmiş mi umrunda değildir. zaten düşüncelerin seni çoktan uyutmuş ya da sarhoş etmiştir.


ve ben...
ben bugün biramı bitirmedim, kağıdını söktüm ve sigaramı camdan dışarı attım.
çünkü karmaşığım bugün. odam dağınık, masam dağınık,cebim dağınık,kitaplar, defterler...
ve rahatsız olmuyorum hiç.
çünkü bugün ben buyum.
kimse değilim ve ben benim,buyum.
bugün dağınığım, rahatım...
sen de yap, güzel oluyor!!!
insan kendi cehennemini kendi yaratırmış, bugün anladım.
hatta inandım.
ve tabi cennetini de.
ama cehennem daha vurgulayıcı geldi.
bugün cehennemimi yarattım.
günahkarlarımı, zebanilerimi, ateşi, acıyı içine koydum.

cennet mi?
cennete henüz var.
biraz zamanı var.
cennet az sonra.
cehennemden hemen sonra...
ne eksik ne fazla.
tamam karardayım.
iyi böyle...
belki bir kadeh içki de olabilirdi.
onun dışında daha iyisini hayal ettiğim yok.
mecburiyetler ve istekler.
tümü kararında.
fazlası zarar.
her şeyin fazlası...
Önceden düşünüp heycanlandığım, adını aklımdan geçirdiğimde içimden bir şeyleri oynatan çocuk sanki şu anda beni zincire vuracak kişi oldu. Gerilme ve kasvet basması bir anda olur mu? Oldu işte.
Ben seni çağırmadım ki sen geldin, çık git işte şimdi.
Hatta henüz gelmemişken, gelme.
Anlatamam ki duygularımı.
Anlatamam, ne yazabilirim ne de söyleyebilirim. Anlamazsın, anlamazlar çünkü. Ben olmadıktan sonra anlatamam. Var mısın peki benle ben olmaya?
Yoksun elbet. Olamazsın çünkü.
Adetlerin var senin de, tıpkı benim gibi.
Kimsenin bir şey dmeye ya da beni suçlu kılmaya, beni yargılamaya hakkı yok. Olamaz da...
Kaybedecek bir şey yok çünkü.
Kimse "sen ne yapıyorsun" diyemez.
Sıkıysa desin.


yazı biterken : alanis - uninvited
huzura inanıyorum ve şu an onu hazmediyorum. haytın hiç bir yerinde şu an kaybedecek bir şeyim yok. dokunuyorum ve dokunduğumu hissediyorum.
kocaman gülümsüyorum.
en büyüğüyle,
32 dişimle, 32 dişim olmasa bile.
hayat!!!!
sen yaşamaya değersin !
kuyuya taş attım, çıkarabilirim inşallah. Yok o bir şey değil, çıkartsam da kuyuya değil yere göğe bir yere atacağım. derdim o. ha çıkarmışım ha çıkaramamışım. kısmet...
bugün aklımı kurcalayan bir başka olay daha vardı, daha önce üzerine bir ödev hazırladığım özgürlük ve kader konusu. "ben özgürüm'ün -de hali" adlı yazımı düşündüm. Çok beğenilmişti beğenilmesine ama biliyorum,onlar hocanın beğeneceği sözlerdi. yani ben onu yazarken özgür değildim ki...
Çelişki hayatın her yanında var. Özgür olmaksa dilediğini düşüncesizce yapmanın çok ötesinde bir şey,her düşündüğünü söylemek değil. Düşündüğünü gerekçelendirmek özgürlük. Özgür kelimesini severim, çocuğum olsa koymam adını ama yine de severim. 5tane doğurursam belki o zaman koyarım, bilemiyorum;mevzu bu değil.
Bir kaç gündür farkındalığım arttı sanki. "verilen hiç bir şey için çok sevinme,alınan hiç bir şey için çok üzülme" gibisinden bir ayet vardı. Düşündüm ve hazmettim.
Hayatımda şu ana kadar yapmış olduğum hiçbir şeyden pişman değilim. Hatalar mı?
İyi ki yapmışım.
Peki rastlantı var mıydı? Rastlantı Allah'ı sınırlandırır mıydı? Benzerlikler birbirine yakın mı durmalıydı?
Her ikilemin bir doğru yanıtı var mıydı?...
Yazsam yazardım. Ama kelimeler değersiz sembollerdir sadece ve 6 ya tersten bakarsan 9 görürsün.Enteresan değil mi? Bence çok enteresan. Çünkü ben "yok" dediğimde aklımızda bir şeyler oluşuyor ama aslında "yok" yok. Anlatabildim mi? Belki. "5 elma ver" dediğimde karşımdaki bana 5 adet elma veriyor. Çünkü işin içinde elma var. Ama bu hayatta "5" yok :)
anladın mı?
Anlamazsın.
Çünkü kelimeler yetersiz sembollerdir ;)
yazı biterken yer gök "Türkiye" diye inliyordu.
çok güldüm bugün
yok öyle kahkahalarla değil.
gülümsedim.
acılı şarkılar dinledim gülümsedim.
komik şeyler izledim gülümsedim.
özgürlüğü keşfetmişim gibi.
acayipti bugün.
sinirlenmedim hiç.
beni kızdıranlara da gülümsedim.
sırıttım belki.
yine gülümsüyorum.
yapacak bişey yok.
hayat kader mi yoksa rastlantı var mı anlayamadım.
asla da anlayamayacağım.
"olshuuun" dedim.
kendime yettim.
olumluydu tüm cümlelerim.
ya fırtına öncesi sessizlik ya da iç huzur.
bilirsin blog, hayat hep %50 :)
bugün sinirlenemem,sinirlerim alındı.
gülümserim.
kendimi gerçekleştirdim sanki.
hiç der dim yok muş gi bi...
yazı biterken pamela - aşk yoruyor
Mektup at,
Kapımı çal,
Numaramı çevir,
Hatta msn'e ekle,
Olmadı selam gönder,
Yorumla beni...

Korkma! Kimse çok sevdi diye ölmüyor.
Bana aşık olmana gerek yok.
Sevmene de gerek yok.
Gülümsemen yeterli.

Çünkü sıkılmaktan korkuyorum.
Telefonumu arayan bilmediğim numaraları sen diye açıp alakasız kişilerin sesini duymaktan sıkılırım gibi geliyor.

1 Mesaj alındı.

yazısına "Allah'ım O olsun" demek istemiyorum.
Ne düşündüğünü bilmek istiyorum sadece.
"Git" dersen giderim, "kal" dersen kalırım.
"git" dersen eğer, söz veriyorum anmayacağım adını bile...

Daha önce sana söz verip de tutmadıysam bana güvenmemeye devam edebilirsin. Ama kendi verdiğin sözleri tutmadığını da unutma...
Bu kadar...
Sunay Akın'ı severim.
Bugün onun bir yazısını okurken enteresan bir şey oldu. Gözlerim okumaya devam ederken zihnim seni canlandırdı kendinde.
Gözlerin geldi önce, hafif kızaran sağ yanağın. Gözlerim devam ediyor amaçsızca işine, ama zihnim fotoğraflarında,sesinde,sende bir yerde.
Büyüdükçe büyüyorum, büyüttükçe büyütüyorum seni...
Bir dünya kurdum adeta, sen ve ben varız. Bir de benim sevgim,coşkum.Seninse kızgınlığın. Sanki haklıymışçasına. Halbuki kızması gereken de, kızdığında haklı olacak olan da benim. Sen de biliyorsun. Ama yinede üstüme gelmeyerek üstüme geliyorsun. Seninle sensiz ölüyorum.
Sessizliğinle çığlıklarla ölüyorum ama yine arsızca gülüyorum.
Adeta acı içinde kıvranıyorum.
Ama kahkahalar atarak.
Daha önce de demiş miydim bu lafı; "acı çekmek için seni kulluanıyorum" ??
Benim için "gördüm,sinirim bozuldu" demişsin.
Yıllar önce demişsin; ama demişsin işte. Avutabilir miyim kendimi bu sözle? Beni hala ciddiye aldığını düşünebilir miyim acaba bu sayede?
Bak yine gülüyorum şimdi.
Dışarda yağmur, içimde yağmur,
dışarda hüzün, içimde kahkaha...
Ben sana karşı haklıyım ama şu anki durumumu haklı kılacak hiç bir şey yok.
Hayır yok.
Evet var.
Özledim seni.
Bu beni haklı kılar.
Ama ben seni arayamam!!!
ve
sonuç...
gülerek biter bu yazı...
Fonda yüksek sadakat - ben seni arayamam
Bu sabah uyanıp "O Kadın" filmini izledim. O heyecan yine doldu içime. Erol Günaydın o kadar güzel şeyler söyledi ki, adeta aşkı ve acıyı özetlercesine...
Onun söylediklerini yazmayacağım, ama sık sık hatırlayacağıma eminim. Özellikle şu günlerde, özlemle boğuşurken. Hatırlanmak ve çılgınca anılmak isterken. Belki de anılıyorken, onu bilemiyorum...
Uzun uzun anlatabilirim ama bu coşkulu duygu selinin içerisindeyken kelimeler yalnizca yetersiz semboller olabilir.

Sonra anladım ; hatırlamak en ağır intihar, en ağır ölüm aslında...

Saat sabahın körü. Dün geceden beri Enteresan şeyler hissediyorum içimde.İçimde derken göğsümde bir telaş. Sanki kalbim kuşmuş da, göğüs kafesimin içinde çırpınıyor. "aa" desem sessizce, kalbim kanatlanıp uçacak. Sanki çok istediğim bir şeyi bugün, şimdi, hatta her an alacakmışım gibi. Yıllardır beklediğim haberi duyacak gibi...

Hani deriz ya " içimde bi sıkıntı var", onun gibi ama tersi. İçimde bi sevinç var. Kahkahalar atmazsam,şarkılar söylemezsem öleceğim sanki. Uyandığımdan beri Hande Yenerin bir şarkısının sözleri var dilimde. Heceleyerek söylüyorum, oynuyorum, dans ediyorum: "kim ne der se de sin yağğ laaağğn". Ellerime ayaklarıma sahip olamıyorum. Happy Feet oldum sanki :)

Şimdi mp3 dosyama bakıyorum 1000e yakın şarkı var, ama kopulacak şarkılar yok. Hepsi köşe şarkısı sanki*. Hep kırık gözlerle, ah çekmelerle söylenecek şarkılar. Bir içki alıp evin bir köşesinde durup böğürerek ağlayarak eşlik edilebilecek şarkılar. Vega - Uçları Kırık gibi, Aylin Aslım - Ahh gibi, Özlem Tekin - Belki gibi...

Ama içimde acayip bir şey var, Allah hayırlara çıkarsın. Belki de deliriyorumdur. Ama bu gidişle dünya yetmez, bir ömür yetmez bana.**

Placebo - Romeo&Juliet dinliyorum ve gülümsüyorum, Andrea Guerra - La Finestra di Fronte dinliyorum yine gülümsüyorum. Şekeranne dinlersem gülmeyebilirim ya da Joga .
Hep şarkılardan örnek verdim ama şu anda kalbim çırpınıyor heyecanla adeta boğazımda. Heyecanlanınca elleri ayağına dolanır ya insanın öyleyim...
Yapacak işim yok, Sakarya'ya da gitmeyeceğim. Tüm pislikleri attım sanki içimden. Sarı daha sarı, mavi daha mavi sanki. Bir nedeni yok, mutluyum ben. Ve ben iyi bir insanım. Süper bir insanım. Ama içim bir garip. Evet deminden beri söylediğim gibi uçacak kalbim bu sabah.
Bu sabahların bir anlamı olmalı...
*köşe şarkısı tamamen bana ait bir tanım olup intihara sürükleyen, ezik, sümük gibi bi köşede ağlamakla salyayla karışık söylenen şarkılardır.
** Garbage - The world is not enough şarkisinin sözlerinin içeriğindeyim ayrıca şu an...
Daha yazacaktım,anlatacak çok şeyim vardı. Ama yerimde duramıyorum.
Yazı biterken madonna - Like a prayer.
Sabah uyandım, nete girdim. Pelin mail atmış. "Ünlü oldum, gazeteye çıktım, röportajım var" diye :) Paldır küldür koştum gittim aldım gazeteyi. Çok şirindi,beğendim. Pelini öldürdüğümü biliyorum da, komiğime gitti işte,hatta hoşuma da gitti.
Sonra bakkaldan geldim, takıldım evde. Annem "git kabak, patlıcan vs. al" dedi. 4 saat sonra gittim almaya.
Aradaki ince çizgiyi farkettiniz mi?
Anılara sadığım, Pelin'e ya da başkasına değil...
Evet sonuç bu...

"orda yanan, anılardı..."



Bugün öğlen saatlarinde Digiturk 88. kanalda bir belgesel izledim. Belgesel Kemancı Rock Bar'ı konu alıyordu.

Kemancı insanları orayı öyle güzel anlattılar ki, ağlayarak izledim adeta. Şebnem Ferah'tan Özlem Tekin'e, Erkin Koray'dan Athena'ya,bir çok müdavimine ve sahibine varınca bir çok kişi ile röportajlar yapılmış ve herkes oradan eski bir dostmuşçasına bahsetti. Harikulade bir belgeseldi, keşke tekrar dinlesem, izlesem.

Özellikle eski Galata Köprüsü'nün yanmasıyla köprü altı Kemancının yok oluşunu anlatmaları harikaydı. Savaş Ay "orda yanan bir köprü değildi, orda yanan Kemancı da değildi. Orda yanan, anılardı" dedi. Ağlamamak elde değildi.

Hatta yandığında neredeyse tüm müdavimler kasalarca bira yığıp yanışını izlemişler. Bir yandan içip bir yandan ağlıyorlarmış. Gerçekten etkileyiciydi. Sonrasında Taksime nasıl taşındığı, neler yaşandığı anlatıldı. Ama denk gelirseniz mutlaka izleyin derim ben...

Aylin Aslım ve çelişkiler...




Aylin Aslım bir programa konuk olduğunda benim için dünyanın en gıcık insanlarından biri olabiliyor. Eğer kendisine gıcık olmak istiyorsam izliyorum, neşemi bozasım yoksa izlemiyorum o programı. Muhtemelen kova brcudur, kıl kıl, bilmiş bilmiş konuşur. Ama yandaki gibi bir fotoğrafını görcem hemen "canım yaa" demesini de bilirim.




Sesini beğenirim, bir cover kraliçesidir benim gözümde kendisi. Media player listeme "Ahh, bir çocuk sevdim, bazı yalanlar, 4gün 4 gece,kimdi giden kimdi kalan, benim gibi seni kimse sevmedi" şarkılarını koyarım, bütün bir gün dinlerim. Mesela "güldünya" var. Onu da severim ama bütün gün dinleyemem."Kalendermeşrep" var. Onu da dinyemem bütün gün.


Mesela şu yandaki fotoğrafta da uyuz olmam ona. Ağlamaklı suratı ile ağlamaklı sesi birleşince onu seviyorum. Şarkılarını seviyorum, şarkı söyleyişini de seviyorum. Bak açmış bloguma yazıyorm, adam yerine koyuyorum. Ama dürüst bir insanım ben,süper bi insanım ben. Aylin Aslımdan bir daha bahsetmemek istiyorum. Sıkılacağım gibi geliyor. Ama "artık gel nerdeyseeeeeeeeğğğnnnn!!!" deyince de bayılıyorum yah, ne yapayım yani. Ben de böyle bir insanım. Küçük sevgilim şarkısı bana gelsin, siz de dinledikçe beni hatırlayın :D

ne sandın kendini küçük sevgilim....

roller değişmedi, katil beniiiiiiğm!!!!
Ne sandın kendini küçük sevgilim
Roller değismedi, katil benim.
Bu kadar zaman oyun mu zannettin?
Kalbini taş gibi, demir gibi kırılmaz mı zannettin?
Ne sandin kendini küçük sevgilim
Hem kendine hem bana inan yazik ettin
Öcünü almadan zaman görebilseydin eğer,
Bu kadar korkmak zaten ölmeye benzer.
Öcünü almadan zaman görebilseydin eğer,
Aşksız olmak zaten ölmeye benzer.

Demin dinledim de bu şarkıyı, çok garip oldum, küçük sevgilim'e...

Dolmuş ve Başbaşalık...

Kalksam duraktan dolmuş gibi,
Arka koltukta unutulmuş gibi,
Terliklerimle gelsem sana,
Sonunda aşkı bulmuş gibi...

Saygı değer okuyucu ve bizzat ben kendim...

Dolmuş yolculukları benim hayatımın en verimli anlarıdır. Ortalama bir günün, ortalama bir saatinde Taksim - Yeşilköy dolmşu 30 dakika civarında son durağa ulaşır. Ben o 30 dakikada dünyayı kurtarırım. Eski aşklarımı temize çeker, yenileri lekelerim. An an bir iş adamı, doktor, saatçi, muslukçu, filozof,hasta, sağlıklı, dinci,solcu, komunist veya deli olabilirim. Çünkü o an kendimle başbaşayımdır. Özel bir randevuya gitmiyor ya da gelmiyorsam; apayrı bir dünyada kendimle başbaşayımdır. Bazen Sakarya'ya giderken de olur ama dolmuş yolculuğu kadar sık değil.

Genelde dolmuşlarda bozuk para bulurum, bulmasam da düşüren olmuş mu diye yerlere ve koltuklara bir göz gezdiririm. Bazen bir cep telefonu bazense selpak bulurum. "Eve gidince haber ver" diyerek dolmuşa bırakanlarla doldur dünyam, sağ olsunlar.

Onları da temize çekerim,bazen de sıra dayağına çekerim ,o ayrı...

Björk ya da Garbage dinlerim, kesin Şebnem de dinlerim. Ama dolmuşlarımın fon müziği Ezginin Günlüğü'dür aslında. Huzur bana dolar,ben huzura, uşak hepimize... Hüzünlü de olabilirim neşeli de ama kesinlikle kendimleyimdir o anda. Bir dolmuş için bu kadar yazılır mı demeyiniz, farkındalığınızı geliştiriniz. Para uzatma, inmeyi talep etme geyiklerine girmeyeceğim, ona Ata Demirer girdi ve bizi güldürdü, geçti gitti. Taklidi sevmem. Her zaman daha iyisi olduğuna inanırım. "İyi nedir?" diye sorarsanız "insanın üzerine yakışanı giymesidir" der, taklit ederim. Çelişki insanın olmazsa olmazıdır. Ama "olmazsa olmaz nedir?" diye de sorabilirsiniz. Cevabım değişmez, "insanın üzerine yakışanı giymesidir" derim.

Bu yazının sonuc yok, bunu zaten anladık. Dolmuşlar iyidir, şoförleri genelde kürttür bu nedenle ne sevgi ne saygı duymam. Hatta aralarında kürtçe(!) konuştukları olur, o an ölseler üzülmem. Ama beddua da etmem, bilirim;beddua döner gelir beni bulur.

Mektup



Mektup yazmayalı o kadar zaman oldu ki. Biz zaten pek mektup çocuğu değildik. Ben ve benim gibi ilgili bir kaç arkadaşım aramızda mektuplaştık dönem dönem. Gönül'le Seda vardı mesela ama asıl mektuplaşmam yazlıktaki arkadaşım Murat ile başlamıştı. O Ankaralıydı. Sadece yazın Silivriye gelirdi. Biz de kışın mektuplaşırdık. Sonra abim Muğla Üniversitesini kazandı, eğlence olsun diye onunla mektuplaştık. Hatta hiç unutmam bi keresinde bana tuvalet kağıdına mektup yazıp yollamıştı.Ondan önce askere giden bi arkadaşım vardı, Fatih. Onunla da mektuplaştık. Şimdi görüşmüyoruz ama ne yazık ki, evlendi zaten. Bir de kuaför olduğunu duydum. Sonra Karen ve Çağdaş vardı. Aynı dönem mektuplaştım onlarla da. Karen'le daha kısa sürdü,Çağdaş'la daha uzun. Ama Karen'le hala görüşüyoruz msn sağolsun. İkisi de İzmir'liydi. Çağdaş'la görüşmüyorum.
Artık mektuplar bile mektup değil. Postacı bile sadece kredi kartı ekstresi getiriyor. Bir de geçen gün kredi kartı borcumu ödemedim diye bi kağıt getirdi bana, hemen gittip ödedim. Devletten korkuyorum,sevmediğimden olabilir. Bu başka bir yazının konusu.
Diyeceğim o ki, mektuplar eskide kaldı gerçekten. Mailleşmiyorum bile. Çağrı atıyorum. Acı ama gerçek. Özlediğim sevdiğim kızdığım olayları bile ş blogda kendi kendimle paylaşıyorum. Durum vahim. İlerki yazılarımda size ve kendime Mişel Foku'dan bahsedeceğim...
İyi geceler...


Oku : Mişel Foku

beklemek beklemektir.

1 aydır beklediğim haberi almak için gereken zaman tükendi.
Bu sabah 9:30 da cevabı almam gerekiyordu, saat şu anda 10:30, hala beklemedeyim. Beklemekten nefret ettim şu an...

uyuz çocuk...

hani vega var.çok iyi bilirsin, seversin de...
bugün dinliyordum da aklıma sen geldin bi şarkı sözünde... hangisi mi ??


"... ya öl, ya sev
ya sus, ya doğruyu söyle!!!"

şimdi düşün ve doğruyu söyle, duyuyor musun?

Bir Çocuk Sevdim

Bir çocuk gördüm uzaklarda
Gözleri kederli hatta korkulu
Her şeye rağmen biraz gülümsedi çocuk
Sıcak sade ama biraz kuşkulu
Bir çocuk sevdim uzaklarda
Sanıyordum ki onun özlemi de buydu
O ise bir bakışta beni örtülerimden
Yalnızca ve yalnızca duygularıyla soydu
Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün
Bir çocuk gördüm uzaklarda
Biraz çocuk biraz adam biraz hiçti
Ellerinde yaşlı zaman demetleri
Daha önce denenmemiş yeni bir yol seçti
Bir çocuk sevdim uzaklarda
Bir elinde yarın öbür elinde dün
Erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün
Dünyanın haline bakıp güldü geçti



bu şarkıyı dinliyorum son zamanlarda ve sıkça. Bana hatırlattığı bir çocuk var ve uzaklarda. Yanımda olsa bile yine de uzak ne yazık ki. Eskiden yakındık, kuru fasülye pilav gibiydik. Ama değer bilmedik işte, kırdık hoyratça. Bitti gitti...

Ama ne zaman dinlesem bu şarkıyı, özlerim onu...
Şimdi ki gibi...
Özledim seni çocuk...


Üzülme Çocuk...

Bugün sana çok üzüldüm, gerçekten. Acımadım, yanlış anlama lütfen. Hakkında bazı şüphelerim vardı ve "evet, doğruymuş" dedim. İspat edemem, senden duymadım çünkü. Ancak nedense inandım fazlsıyla. Ama diyorum ya üzüldüm senin için,acımadım. Kendime de üzüldüm. Geçmişi düşünüp üzüldüm. Boş kaldı yerin. Ama demiştim; "anılarıma sadığım" demiştim!! Sana ya da insanlara değil...
Farkında mısın bilmem, okuyor musun bunları? Okusan da üzerine alınıyor musun gerçekten bilemem. Sana da soramam tabii ki. Ama belki sorabileceğim bir gün gelir.
Tüm yanılgılarını ve hatalarını, hata olduğunu düşündüğüm davranışlarını affettim bugün. Eğer yazdığın ve düşündüğün kadar üzgünsen ben buralarda bir yerdeyim. Tüm kızgınlıklarımı sildim bugün.
Bana söylediklerin de yalan mıydı bunu düşünüyorum ara sıra, o kadar. Yani ...
Yanisi yok ki...
Soruyorum şimdi, "kimsin sen, hangisisin ??"
Dileğini tutmuş sayar sonsuzdan geri,
Yanarken yanakları, üşürmüş elleri...
Ah dönebilsen, bakabilsen geri...
Unutmuştun,hatırlarsın belki ismini...

Öl Çocuk...

Henüz hayat bitmemişken, tüm enerjini çok sevgili totemlerinle tekrar depolamışken ne bu hüzün. Gülümse haydi, gülümse çocuk...
Kızgınım sana ama, hayat önümüzde.
Her zaman yapacak bişeyler vardır, sen yeter ki ağlama...
Git sığın birilerine...
Sonra kanlı , acılı aşk şarkıları söyle. Seni mutlu eden hayata isyan et. "ben bunu haketmiyorum" de;

ve öl...

Bir gece daha, bir sen daha...
Bir rüya daha, bir sen daha...
Çıkıyordun hani tümüyle dünyamdan, hayatımdan...
"Öl" dedim dün sana ve karşımdasın... Geleceği görüyorum ama 2 şık var. Ya öleceksin, ben sana dualar edeceğim ya da harika fotoğraflarını görüp lanet edeceğim sana ve ölmeni dileyeceğim bir kez daha...
Sarıl kucaklara, acındır kendini. Bu senin kişiliğin değil ama bu senin taktiğin. Ya sandığımdan daha akıllısın ya da daha aptal...
Sana yaklaşmak ne mümkün,yabani otlardan...
Dikenli dallarda...

Geçen geçti, çok eskidendi...

Çok değil 3 sene önce, belki 4...
Öyle özlüyorum ki o günleri, o heyecanları, önemsizlikler üzerinde önemle durmayı.
Artık her şey farklı. Sevgiler, aşklar bile farklı. Diyorum ya, "her şey"..
Zamanının en iyi dostları, en sevgili aşıkları, en mutluluk verici şeyleri bugün susmuş, ölmüş sanki. Herkes değişmiş,çok değişmiş... Bambaşka olmuş. Değişmeyen tek şey değişimdir, evet. Ama ben mi değişmedim de o günleri bu kadar içim acıyarak, özlemle anıyorum acaba? Belki güneş bana onlardan farklı doğuyordur kim bilir...
Şimdi susuyorum, o zamanların dostlukları yok ki hiç bir yerde. Oldurmaya çalıştımsa da yok. Belki o zamanların heyecanı, gelecek kaygısının azlığından, önünü görmemekten ya da görmemek istemekten kaynaklanıyordur.
Ama benim hayatımda veya bambaşka bir şehirde veya hayatta bu tip bir gençlik yaşamadıysa bir kişi, eksiktir biraz...
Şimdi en acısı ne biliyor musun, bunları anlatacak kimsem yok. Çok insan var ama bu dünyada... Bu dünya değil ki işte bahsettiğim, köşeli bir dünya belki. Yok kimsem yok.
Olanlar ve ben, herkes başka bir yere dağıldı. Belki onlarda ya da bazıları da benim gibi düşünüyordur. "Kimse kalmadı o günlerden bana"diyordur. Belki de...
Buna sevinirim işte :)

Gel bak,bir elimde gökyüzü var hala,
Ötekinde kayıp giden yıldızlar la la la laaaa....

Ölsen üzülmem...

Fotoğraflarına gülüyor hatta belki dalga geçiyorken...
Seni önemesediğim günleri geride bırakmışken...
Bir de baktım, senin için önemli olsa de benim için sadece bir insan olmaktan öteye geçemeyen bir kişi ,sana benim taktığım isimle sesleniyor.
Ne yalan söyleyeyim, içim acıdı, kan beynime sıçradı. Bir tuhaf oldum işte. Çünkü...
Çünküsü yok. Ben sana o ismi takmışken sen de bana bir lakap takmıştın. Liseli kızların tribinde değilim yanlış anlama ama şaşkınım işte. Şimdi yanımda olsan tekmelerdim seni, buna eminim..
ama çk değil2-3 saat aklımda kalacak bu. Unutacağım yarına varmadan.
Ama hala beni sinir edebiliyorsun uzaktan uzağa...
He bu arada nerelerdesin, öldün mü?
Şimdi bir önceki cümleyi yazdım ya,ölsen üzülmem. Bunu anladım. Beni duyarsın o zaman, dinlersin. Duymak zorunda kalırsın.
Ben de dualar ederim sana, "Allah'ım affet onu, o daha bir çocuk" derim. "Balık olmuş ama büyümeden yenmiş" derim.
Çünkü öylesin. Şimdi yüzüne söylesem bunu, " bu benim seçimim" dersin. Ama bilmezsin, bu senin seçimin değil, senin seçtiğin arkadaşlarının seçimi. Bugün seni balığı yapanlar yarın kasesi de yapacak. Ama sen mutlusun.
Çünkü sen her zaman böyleydin. Bir sığıntı...
Birileri seni sevsin,ama sen onlara aşık ol, tap hatta.
ve acılar çek, kırık bak,ağla, ağlamazsan öl hatta...
Şiirler yaz, yazılar döktür kırık kalbinden..
Evet evet, bir kez daha düşündüm ve eminim...
Ölsen üzülmem.
Lütfen öl...
Benim olamadığın için, kötülerin olduğun için.
Sen de artık kötü olduğun için.
Tüm kötülerin ölmesi dahilinde kaldığın için.
Bu yazıyı yazdırdığın için...
Ölsen üzülmem.
Öl...
-aynıyız biz hiç benzemesek de-

Ortaya Karışık Pizza

Bazı insanlar var hayatımda ki olmasını hiç istemiyorum. "Senle konuşmak istemiyorum, çık git hayatımdan" da denmiyor. Trip yapılıyor, aranmıyor, sorulmuyor,sorularına kısa ve olumsuz cevaplar veriliyor.. Ama yok, arsız insanlar anlamıyor...
Böyle olmadığımı düşünüyorum ve şükrediyorum. Benim 3kez aradığım insan beni hiç aramıyorsa artık ben de aramam ki zaten...
Neyse...
Yalansız, dertsiz, ikiyüzlülükten uzak bir hayat yaşamayı isterdim. Bir de az insan olsun.Ama bunu henüz yaşamış değilim. Yaşayabilen de iki tip insan var...

1)hiç doğmamış olan;
2)erken ölmüş olan.

Bir söz vardı ya zaten; "Erken ölmektense hiç doğmamak yeğdir"

Pesimist bir kişilik değilimdir asla, ama benim iyimserliğimin ve rahatlığımın da sınırını zorluyor bazen insanlar. Böyle zamanlarda da "Ya Allah, ya sabır" diyorum , daha ne diyeyim ki?...

Bir tanesi daha var, bir dine, bir Allaha ya da tanrıya değil de simgelere tapınan. O da aptal. Çok aptal.