Sunay Akın'ı severim.
Bugün onun bir yazısını okurken enteresan bir şey oldu. Gözlerim okumaya devam ederken zihnim seni canlandırdı kendinde.
Gözlerin geldi önce, hafif kızaran sağ yanağın. Gözlerim devam ediyor amaçsızca işine, ama zihnim fotoğraflarında,sesinde,sende bir yerde.
Büyüdükçe büyüyorum, büyüttükçe büyütüyorum seni...
Bir dünya kurdum adeta, sen ve ben varız. Bir de benim sevgim,coşkum.Seninse kızgınlığın. Sanki haklıymışçasına. Halbuki kızması gereken de, kızdığında haklı olacak olan da benim. Sen de biliyorsun. Ama yinede üstüme gelmeyerek üstüme geliyorsun. Seninle sensiz ölüyorum.
Sessizliğinle çığlıklarla ölüyorum ama yine arsızca gülüyorum.
Adeta acı içinde kıvranıyorum.
Ama kahkahalar atarak.
Daha önce de demiş miydim bu lafı; "acı çekmek için seni kulluanıyorum" ??
Benim için "gördüm,sinirim bozuldu" demişsin.
Yıllar önce demişsin; ama demişsin işte. Avutabilir miyim kendimi bu sözle? Beni hala ciddiye aldığını düşünebilir miyim acaba bu sayede?
Bak yine gülüyorum şimdi.
Dışarda yağmur, içimde yağmur,
dışarda hüzün, içimde kahkaha...
Ben sana karşı haklıyım ama şu anki durumumu haklı kılacak hiç bir şey yok.
Hayır yok.
Evet var.
Özledim seni.
Bu beni haklı kılar.
Ama ben seni arayamam!!!
ve
sonuç...
gülerek biter bu yazı...
Fonda yüksek sadakat - ben seni arayamam
Bu sabah uyanıp "O Kadın" filmini izledim. O heyecan yine doldu içime. Erol Günaydın o kadar güzel şeyler söyledi ki, adeta aşkı ve acıyı özetlercesine...
Onun söylediklerini yazmayacağım, ama sık sık hatırlayacağıma eminim. Özellikle şu günlerde, özlemle boğuşurken. Hatırlanmak ve çılgınca anılmak isterken. Belki de anılıyorken, onu bilemiyorum...
Uzun uzun anlatabilirim ama bu coşkulu duygu selinin içerisindeyken kelimeler yalnizca yetersiz semboller olabilir.

Sonra anladım ; hatırlamak en ağır intihar, en ağır ölüm aslında...

Saat sabahın körü. Dün geceden beri Enteresan şeyler hissediyorum içimde.İçimde derken göğsümde bir telaş. Sanki kalbim kuşmuş da, göğüs kafesimin içinde çırpınıyor. "aa" desem sessizce, kalbim kanatlanıp uçacak. Sanki çok istediğim bir şeyi bugün, şimdi, hatta her an alacakmışım gibi. Yıllardır beklediğim haberi duyacak gibi...

Hani deriz ya " içimde bi sıkıntı var", onun gibi ama tersi. İçimde bi sevinç var. Kahkahalar atmazsam,şarkılar söylemezsem öleceğim sanki. Uyandığımdan beri Hande Yenerin bir şarkısının sözleri var dilimde. Heceleyerek söylüyorum, oynuyorum, dans ediyorum: "kim ne der se de sin yağğ laaağğn". Ellerime ayaklarıma sahip olamıyorum. Happy Feet oldum sanki :)

Şimdi mp3 dosyama bakıyorum 1000e yakın şarkı var, ama kopulacak şarkılar yok. Hepsi köşe şarkısı sanki*. Hep kırık gözlerle, ah çekmelerle söylenecek şarkılar. Bir içki alıp evin bir köşesinde durup böğürerek ağlayarak eşlik edilebilecek şarkılar. Vega - Uçları Kırık gibi, Aylin Aslım - Ahh gibi, Özlem Tekin - Belki gibi...

Ama içimde acayip bir şey var, Allah hayırlara çıkarsın. Belki de deliriyorumdur. Ama bu gidişle dünya yetmez, bir ömür yetmez bana.**

Placebo - Romeo&Juliet dinliyorum ve gülümsüyorum, Andrea Guerra - La Finestra di Fronte dinliyorum yine gülümsüyorum. Şekeranne dinlersem gülmeyebilirim ya da Joga .
Hep şarkılardan örnek verdim ama şu anda kalbim çırpınıyor heyecanla adeta boğazımda. Heyecanlanınca elleri ayağına dolanır ya insanın öyleyim...
Yapacak işim yok, Sakarya'ya da gitmeyeceğim. Tüm pislikleri attım sanki içimden. Sarı daha sarı, mavi daha mavi sanki. Bir nedeni yok, mutluyum ben. Ve ben iyi bir insanım. Süper bir insanım. Ama içim bir garip. Evet deminden beri söylediğim gibi uçacak kalbim bu sabah.
Bu sabahların bir anlamı olmalı...
*köşe şarkısı tamamen bana ait bir tanım olup intihara sürükleyen, ezik, sümük gibi bi köşede ağlamakla salyayla karışık söylenen şarkılardır.
** Garbage - The world is not enough şarkisinin sözlerinin içeriğindeyim ayrıca şu an...
Daha yazacaktım,anlatacak çok şeyim vardı. Ama yerimde duramıyorum.
Yazı biterken madonna - Like a prayer.
Sabah uyandım, nete girdim. Pelin mail atmış. "Ünlü oldum, gazeteye çıktım, röportajım var" diye :) Paldır küldür koştum gittim aldım gazeteyi. Çok şirindi,beğendim. Pelini öldürdüğümü biliyorum da, komiğime gitti işte,hatta hoşuma da gitti.
Sonra bakkaldan geldim, takıldım evde. Annem "git kabak, patlıcan vs. al" dedi. 4 saat sonra gittim almaya.
Aradaki ince çizgiyi farkettiniz mi?
Anılara sadığım, Pelin'e ya da başkasına değil...
Evet sonuç bu...

"orda yanan, anılardı..."



Bugün öğlen saatlarinde Digiturk 88. kanalda bir belgesel izledim. Belgesel Kemancı Rock Bar'ı konu alıyordu.

Kemancı insanları orayı öyle güzel anlattılar ki, ağlayarak izledim adeta. Şebnem Ferah'tan Özlem Tekin'e, Erkin Koray'dan Athena'ya,bir çok müdavimine ve sahibine varınca bir çok kişi ile röportajlar yapılmış ve herkes oradan eski bir dostmuşçasına bahsetti. Harikulade bir belgeseldi, keşke tekrar dinlesem, izlesem.

Özellikle eski Galata Köprüsü'nün yanmasıyla köprü altı Kemancının yok oluşunu anlatmaları harikaydı. Savaş Ay "orda yanan bir köprü değildi, orda yanan Kemancı da değildi. Orda yanan, anılardı" dedi. Ağlamamak elde değildi.

Hatta yandığında neredeyse tüm müdavimler kasalarca bira yığıp yanışını izlemişler. Bir yandan içip bir yandan ağlıyorlarmış. Gerçekten etkileyiciydi. Sonrasında Taksime nasıl taşındığı, neler yaşandığı anlatıldı. Ama denk gelirseniz mutlaka izleyin derim ben...

Aylin Aslım ve çelişkiler...




Aylin Aslım bir programa konuk olduğunda benim için dünyanın en gıcık insanlarından biri olabiliyor. Eğer kendisine gıcık olmak istiyorsam izliyorum, neşemi bozasım yoksa izlemiyorum o programı. Muhtemelen kova brcudur, kıl kıl, bilmiş bilmiş konuşur. Ama yandaki gibi bir fotoğrafını görcem hemen "canım yaa" demesini de bilirim.




Sesini beğenirim, bir cover kraliçesidir benim gözümde kendisi. Media player listeme "Ahh, bir çocuk sevdim, bazı yalanlar, 4gün 4 gece,kimdi giden kimdi kalan, benim gibi seni kimse sevmedi" şarkılarını koyarım, bütün bir gün dinlerim. Mesela "güldünya" var. Onu da severim ama bütün gün dinleyemem."Kalendermeşrep" var. Onu da dinyemem bütün gün.


Mesela şu yandaki fotoğrafta da uyuz olmam ona. Ağlamaklı suratı ile ağlamaklı sesi birleşince onu seviyorum. Şarkılarını seviyorum, şarkı söyleyişini de seviyorum. Bak açmış bloguma yazıyorm, adam yerine koyuyorum. Ama dürüst bir insanım ben,süper bi insanım ben. Aylin Aslımdan bir daha bahsetmemek istiyorum. Sıkılacağım gibi geliyor. Ama "artık gel nerdeyseeeeeeeeğğğnnnn!!!" deyince de bayılıyorum yah, ne yapayım yani. Ben de böyle bir insanım. Küçük sevgilim şarkısı bana gelsin, siz de dinledikçe beni hatırlayın :D

ne sandın kendini küçük sevgilim....

roller değişmedi, katil beniiiiiiğm!!!!
Ne sandın kendini küçük sevgilim
Roller değismedi, katil benim.
Bu kadar zaman oyun mu zannettin?
Kalbini taş gibi, demir gibi kırılmaz mı zannettin?
Ne sandin kendini küçük sevgilim
Hem kendine hem bana inan yazik ettin
Öcünü almadan zaman görebilseydin eğer,
Bu kadar korkmak zaten ölmeye benzer.
Öcünü almadan zaman görebilseydin eğer,
Aşksız olmak zaten ölmeye benzer.

Demin dinledim de bu şarkıyı, çok garip oldum, küçük sevgilim'e...

Dolmuş ve Başbaşalık...

Kalksam duraktan dolmuş gibi,
Arka koltukta unutulmuş gibi,
Terliklerimle gelsem sana,
Sonunda aşkı bulmuş gibi...

Saygı değer okuyucu ve bizzat ben kendim...

Dolmuş yolculukları benim hayatımın en verimli anlarıdır. Ortalama bir günün, ortalama bir saatinde Taksim - Yeşilköy dolmşu 30 dakika civarında son durağa ulaşır. Ben o 30 dakikada dünyayı kurtarırım. Eski aşklarımı temize çeker, yenileri lekelerim. An an bir iş adamı, doktor, saatçi, muslukçu, filozof,hasta, sağlıklı, dinci,solcu, komunist veya deli olabilirim. Çünkü o an kendimle başbaşayımdır. Özel bir randevuya gitmiyor ya da gelmiyorsam; apayrı bir dünyada kendimle başbaşayımdır. Bazen Sakarya'ya giderken de olur ama dolmuş yolculuğu kadar sık değil.

Genelde dolmuşlarda bozuk para bulurum, bulmasam da düşüren olmuş mu diye yerlere ve koltuklara bir göz gezdiririm. Bazen bir cep telefonu bazense selpak bulurum. "Eve gidince haber ver" diyerek dolmuşa bırakanlarla doldur dünyam, sağ olsunlar.

Onları da temize çekerim,bazen de sıra dayağına çekerim ,o ayrı...

Björk ya da Garbage dinlerim, kesin Şebnem de dinlerim. Ama dolmuşlarımın fon müziği Ezginin Günlüğü'dür aslında. Huzur bana dolar,ben huzura, uşak hepimize... Hüzünlü de olabilirim neşeli de ama kesinlikle kendimleyimdir o anda. Bir dolmuş için bu kadar yazılır mı demeyiniz, farkındalığınızı geliştiriniz. Para uzatma, inmeyi talep etme geyiklerine girmeyeceğim, ona Ata Demirer girdi ve bizi güldürdü, geçti gitti. Taklidi sevmem. Her zaman daha iyisi olduğuna inanırım. "İyi nedir?" diye sorarsanız "insanın üzerine yakışanı giymesidir" der, taklit ederim. Çelişki insanın olmazsa olmazıdır. Ama "olmazsa olmaz nedir?" diye de sorabilirsiniz. Cevabım değişmez, "insanın üzerine yakışanı giymesidir" derim.

Bu yazının sonuc yok, bunu zaten anladık. Dolmuşlar iyidir, şoförleri genelde kürttür bu nedenle ne sevgi ne saygı duymam. Hatta aralarında kürtçe(!) konuştukları olur, o an ölseler üzülmem. Ama beddua da etmem, bilirim;beddua döner gelir beni bulur.

Mektup



Mektup yazmayalı o kadar zaman oldu ki. Biz zaten pek mektup çocuğu değildik. Ben ve benim gibi ilgili bir kaç arkadaşım aramızda mektuplaştık dönem dönem. Gönül'le Seda vardı mesela ama asıl mektuplaşmam yazlıktaki arkadaşım Murat ile başlamıştı. O Ankaralıydı. Sadece yazın Silivriye gelirdi. Biz de kışın mektuplaşırdık. Sonra abim Muğla Üniversitesini kazandı, eğlence olsun diye onunla mektuplaştık. Hatta hiç unutmam bi keresinde bana tuvalet kağıdına mektup yazıp yollamıştı.Ondan önce askere giden bi arkadaşım vardı, Fatih. Onunla da mektuplaştık. Şimdi görüşmüyoruz ama ne yazık ki, evlendi zaten. Bir de kuaför olduğunu duydum. Sonra Karen ve Çağdaş vardı. Aynı dönem mektuplaştım onlarla da. Karen'le daha kısa sürdü,Çağdaş'la daha uzun. Ama Karen'le hala görüşüyoruz msn sağolsun. İkisi de İzmir'liydi. Çağdaş'la görüşmüyorum.
Artık mektuplar bile mektup değil. Postacı bile sadece kredi kartı ekstresi getiriyor. Bir de geçen gün kredi kartı borcumu ödemedim diye bi kağıt getirdi bana, hemen gittip ödedim. Devletten korkuyorum,sevmediğimden olabilir. Bu başka bir yazının konusu.
Diyeceğim o ki, mektuplar eskide kaldı gerçekten. Mailleşmiyorum bile. Çağrı atıyorum. Acı ama gerçek. Özlediğim sevdiğim kızdığım olayları bile ş blogda kendi kendimle paylaşıyorum. Durum vahim. İlerki yazılarımda size ve kendime Mişel Foku'dan bahsedeceğim...
İyi geceler...


Oku : Mişel Foku

beklemek beklemektir.

1 aydır beklediğim haberi almak için gereken zaman tükendi.
Bu sabah 9:30 da cevabı almam gerekiyordu, saat şu anda 10:30, hala beklemedeyim. Beklemekten nefret ettim şu an...

uyuz çocuk...

hani vega var.çok iyi bilirsin, seversin de...
bugün dinliyordum da aklıma sen geldin bi şarkı sözünde... hangisi mi ??


"... ya öl, ya sev
ya sus, ya doğruyu söyle!!!"

şimdi düşün ve doğruyu söyle, duyuyor musun?

Bir Çocuk Sevdim

Bir çocuk gördüm uzaklarda
Gözleri kederli hatta korkulu
Her şeye rağmen biraz gülümsedi çocuk
Sıcak sade ama biraz kuşkulu
Bir çocuk sevdim uzaklarda
Sanıyordum ki onun özlemi de buydu
O ise bir bakışta beni örtülerimden
Yalnızca ve yalnızca duygularıyla soydu
Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün
Bir çocuk gördüm uzaklarda
Biraz çocuk biraz adam biraz hiçti
Ellerinde yaşlı zaman demetleri
Daha önce denenmemiş yeni bir yol seçti
Bir çocuk sevdim uzaklarda
Bir elinde yarın öbür elinde dün
Erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün
Dünyanın haline bakıp güldü geçti



bu şarkıyı dinliyorum son zamanlarda ve sıkça. Bana hatırlattığı bir çocuk var ve uzaklarda. Yanımda olsa bile yine de uzak ne yazık ki. Eskiden yakındık, kuru fasülye pilav gibiydik. Ama değer bilmedik işte, kırdık hoyratça. Bitti gitti...

Ama ne zaman dinlesem bu şarkıyı, özlerim onu...
Şimdi ki gibi...
Özledim seni çocuk...


Üzülme Çocuk...

Bugün sana çok üzüldüm, gerçekten. Acımadım, yanlış anlama lütfen. Hakkında bazı şüphelerim vardı ve "evet, doğruymuş" dedim. İspat edemem, senden duymadım çünkü. Ancak nedense inandım fazlsıyla. Ama diyorum ya üzüldüm senin için,acımadım. Kendime de üzüldüm. Geçmişi düşünüp üzüldüm. Boş kaldı yerin. Ama demiştim; "anılarıma sadığım" demiştim!! Sana ya da insanlara değil...
Farkında mısın bilmem, okuyor musun bunları? Okusan da üzerine alınıyor musun gerçekten bilemem. Sana da soramam tabii ki. Ama belki sorabileceğim bir gün gelir.
Tüm yanılgılarını ve hatalarını, hata olduğunu düşündüğüm davranışlarını affettim bugün. Eğer yazdığın ve düşündüğün kadar üzgünsen ben buralarda bir yerdeyim. Tüm kızgınlıklarımı sildim bugün.
Bana söylediklerin de yalan mıydı bunu düşünüyorum ara sıra, o kadar. Yani ...
Yanisi yok ki...
Soruyorum şimdi, "kimsin sen, hangisisin ??"
Dileğini tutmuş sayar sonsuzdan geri,
Yanarken yanakları, üşürmüş elleri...
Ah dönebilsen, bakabilsen geri...
Unutmuştun,hatırlarsın belki ismini...

Öl Çocuk...

Henüz hayat bitmemişken, tüm enerjini çok sevgili totemlerinle tekrar depolamışken ne bu hüzün. Gülümse haydi, gülümse çocuk...
Kızgınım sana ama, hayat önümüzde.
Her zaman yapacak bişeyler vardır, sen yeter ki ağlama...
Git sığın birilerine...
Sonra kanlı , acılı aşk şarkıları söyle. Seni mutlu eden hayata isyan et. "ben bunu haketmiyorum" de;

ve öl...

Bir gece daha, bir sen daha...
Bir rüya daha, bir sen daha...
Çıkıyordun hani tümüyle dünyamdan, hayatımdan...
"Öl" dedim dün sana ve karşımdasın... Geleceği görüyorum ama 2 şık var. Ya öleceksin, ben sana dualar edeceğim ya da harika fotoğraflarını görüp lanet edeceğim sana ve ölmeni dileyeceğim bir kez daha...
Sarıl kucaklara, acındır kendini. Bu senin kişiliğin değil ama bu senin taktiğin. Ya sandığımdan daha akıllısın ya da daha aptal...
Sana yaklaşmak ne mümkün,yabani otlardan...
Dikenli dallarda...

Geçen geçti, çok eskidendi...

Çok değil 3 sene önce, belki 4...
Öyle özlüyorum ki o günleri, o heyecanları, önemsizlikler üzerinde önemle durmayı.
Artık her şey farklı. Sevgiler, aşklar bile farklı. Diyorum ya, "her şey"..
Zamanının en iyi dostları, en sevgili aşıkları, en mutluluk verici şeyleri bugün susmuş, ölmüş sanki. Herkes değişmiş,çok değişmiş... Bambaşka olmuş. Değişmeyen tek şey değişimdir, evet. Ama ben mi değişmedim de o günleri bu kadar içim acıyarak, özlemle anıyorum acaba? Belki güneş bana onlardan farklı doğuyordur kim bilir...
Şimdi susuyorum, o zamanların dostlukları yok ki hiç bir yerde. Oldurmaya çalıştımsa da yok. Belki o zamanların heyecanı, gelecek kaygısının azlığından, önünü görmemekten ya da görmemek istemekten kaynaklanıyordur.
Ama benim hayatımda veya bambaşka bir şehirde veya hayatta bu tip bir gençlik yaşamadıysa bir kişi, eksiktir biraz...
Şimdi en acısı ne biliyor musun, bunları anlatacak kimsem yok. Çok insan var ama bu dünyada... Bu dünya değil ki işte bahsettiğim, köşeli bir dünya belki. Yok kimsem yok.
Olanlar ve ben, herkes başka bir yere dağıldı. Belki onlarda ya da bazıları da benim gibi düşünüyordur. "Kimse kalmadı o günlerden bana"diyordur. Belki de...
Buna sevinirim işte :)

Gel bak,bir elimde gökyüzü var hala,
Ötekinde kayıp giden yıldızlar la la la laaaa....

Ölsen üzülmem...

Fotoğraflarına gülüyor hatta belki dalga geçiyorken...
Seni önemesediğim günleri geride bırakmışken...
Bir de baktım, senin için önemli olsa de benim için sadece bir insan olmaktan öteye geçemeyen bir kişi ,sana benim taktığım isimle sesleniyor.
Ne yalan söyleyeyim, içim acıdı, kan beynime sıçradı. Bir tuhaf oldum işte. Çünkü...
Çünküsü yok. Ben sana o ismi takmışken sen de bana bir lakap takmıştın. Liseli kızların tribinde değilim yanlış anlama ama şaşkınım işte. Şimdi yanımda olsan tekmelerdim seni, buna eminim..
ama çk değil2-3 saat aklımda kalacak bu. Unutacağım yarına varmadan.
Ama hala beni sinir edebiliyorsun uzaktan uzağa...
He bu arada nerelerdesin, öldün mü?
Şimdi bir önceki cümleyi yazdım ya,ölsen üzülmem. Bunu anladım. Beni duyarsın o zaman, dinlersin. Duymak zorunda kalırsın.
Ben de dualar ederim sana, "Allah'ım affet onu, o daha bir çocuk" derim. "Balık olmuş ama büyümeden yenmiş" derim.
Çünkü öylesin. Şimdi yüzüne söylesem bunu, " bu benim seçimim" dersin. Ama bilmezsin, bu senin seçimin değil, senin seçtiğin arkadaşlarının seçimi. Bugün seni balığı yapanlar yarın kasesi de yapacak. Ama sen mutlusun.
Çünkü sen her zaman böyleydin. Bir sığıntı...
Birileri seni sevsin,ama sen onlara aşık ol, tap hatta.
ve acılar çek, kırık bak,ağla, ağlamazsan öl hatta...
Şiirler yaz, yazılar döktür kırık kalbinden..
Evet evet, bir kez daha düşündüm ve eminim...
Ölsen üzülmem.
Lütfen öl...
Benim olamadığın için, kötülerin olduğun için.
Sen de artık kötü olduğun için.
Tüm kötülerin ölmesi dahilinde kaldığın için.
Bu yazıyı yazdırdığın için...
Ölsen üzülmem.
Öl...
-aynıyız biz hiç benzemesek de-

Ortaya Karışık Pizza

Bazı insanlar var hayatımda ki olmasını hiç istemiyorum. "Senle konuşmak istemiyorum, çık git hayatımdan" da denmiyor. Trip yapılıyor, aranmıyor, sorulmuyor,sorularına kısa ve olumsuz cevaplar veriliyor.. Ama yok, arsız insanlar anlamıyor...
Böyle olmadığımı düşünüyorum ve şükrediyorum. Benim 3kez aradığım insan beni hiç aramıyorsa artık ben de aramam ki zaten...
Neyse...
Yalansız, dertsiz, ikiyüzlülükten uzak bir hayat yaşamayı isterdim. Bir de az insan olsun.Ama bunu henüz yaşamış değilim. Yaşayabilen de iki tip insan var...

1)hiç doğmamış olan;
2)erken ölmüş olan.

Bir söz vardı ya zaten; "Erken ölmektense hiç doğmamak yeğdir"

Pesimist bir kişilik değilimdir asla, ama benim iyimserliğimin ve rahatlığımın da sınırını zorluyor bazen insanlar. Böyle zamanlarda da "Ya Allah, ya sabır" diyorum , daha ne diyeyim ki?...

Bir tanesi daha var, bir dine, bir Allaha ya da tanrıya değil de simgelere tapınan. O da aptal. Çok aptal.

Hayat İstasyonu

İstasyonda oturdum. Ne beklediğimi bilmiyorum ama bir şey bekliyorum. Rüya gibi. Rüyadayken mi gerçekteyizdir, gerçekteyken mi rüyada? Kimse bilemez.
Uzun uzun anlatacaklarım yok, elimde içecek bişeyler, önümden onlarca, yüzlerce hatta binlerce insan geçiyor. Biri yanıma oturuyor çok ağlatıyor beni, diğeriyse çok mutlu ediyor. Bazen 3-5 kişi birlikte oturuyor, kimi zaman istasyona yeni gelenler için kutlamalar yapıyoruz, kimi zamansa gidenlere veda ediyoruz, siyah giyiyoruz, dualar okuyoruz.
İstasyon çok kalabalık her zaman, gidenden çok gelen var adeta.
Bazıları istasyondan yaya olarak ayrılıyor bir beyazlığa, bazen başka trenlere biniyorlar. Eski sevgililerim hep başka trenlere biner. Biri dışında. Arkadaşlarım da genelde trenlere biner, bir kaçı dışında. Aile de bazen beyazlığa bazen trenlere gider. Bazen gidenler geri de gelirler, "seni çok özledim" deyip otururlar yanıma. Kah güleriz kah ağlarız.
İstasyon hep kalabalık, adeta kaosun eşiğindeyiz. Ama bir denge de var sanki...
Tıpkı Bruce Willis'in Sin City'de söylediği gibi: "yaşlı bir adam ölür, küçük bir kız yaşar..."
Gayet adil. Çok da kolay değildir kabullenmek; söylemek kadar kolay değil...
İstasyon kimi zaman kanlı, kimi zaman çiçekli. Ama artık eskisi gibi değil, genellikle kanlı. Bilinmezlikler dünyası bir istasyondayız.
Biz hayat diyoruz. Birileri kuruyor, biz oynuyoruz adeta. İsyan eden beyaz ışığa yol alıyor. Çözüm bu mu? Elbette ki hayır. Erken dönmek iyidir istasyondan belki ,ama hiç gelmemek daha iyidir. Evet böyledir. Ama gitmeye niyetin yoksa henüz, ağır ağır nefesini, havasını içine çekeceksin istasyonun ve insanlarının.Gideceğin zaman da yanına kar kalsın diye.
Çünkü "istasyon insanları burdalar tesadüfen. Aynı rüyayı görüp, ayrı yerlere giden."


Başlık

Gittikçe uzaklaşıyorsun benden belli. Nefes alışların kesik kesik ve uzaktan geliyor sanki. Belki de benim nefesin sandığım ses, senin benden uzaklaşan ayak seslerin de, ben öyle algılamak istemiyorum. Her uyanışımda biraz daha uzaksın bana biliyorum, hissediyorum.
Bunları yazarken bir sigara yakıyorum ve ikimiz için içiyorum. Sevdiğin ya da seveceğin şarkılar var aklımda,onları dinliyorum, söylüyorum.
Günler geçip gidiyor ama sesin kulaklarımda çınlıyor arasıra, ürperiyorum. Adamlar, kadınlar, çocuklar geçip gidiyor.Sense tüm ciddiyetinle yoksun..Sana uzanan ellerim kesiliyor sanki, kanıyor. Bu kan öyle bildiğin kırmızı kan değil, acı kırmızısı.Hani derler ya "orospu kırmızı".
Hediye ettiğin eşyaları kaybettim biliyor musun ? Üzgünüm...
Bana yaz desem yazar mısın? Yazmazsın biliyorum. "Yazdım da ne oldu sanki?" dersin, yine haklı çıkarsın...
Sadece özledim demek istiyorum sana. Hiç bir şey beklemeden. Ama yanında ki karanlık insanlardan çekiniyorum. Korkuyorum onlardan. Onlar seni de kendine benzetmişler, belli. Gözlerinden belli adeta. Ama kırık bakışların gizli bazı bazı... Görüyorum fotoğraflarında.
Sigaram bitiyor şu anda. Sana veda edecekmiş gibi hissediyorum kendimi. Yapamayacağım, bir sigara daha yakacağım...
Şu an çalan şarkı bana hep seni hatırlatır... Placebo - Romeo&Juliet . Bu yazıyı okumayacaksın belki asla ama sana da beni hatırlatsın olur mu? Ama çok zavallıyım şu anda, zavallılık damarlarımdan akıyor sanki, kan yerine...
Saat sabahın 11 i. Hatta 11 bile olmamış. Bense gece hüznüyle bunları yazıyorum ve ikinci sigaram da bitiyor. Sana küçük bir veda ediyorum. Tekrar görüşeceğiz, senin şehrinde veya benim şehrimde, hiç farketmez. Ama bu dünyada olacak. Sen çekeceksin ben düzelteceğim, buna emin olabilirsin.

(yüzümde muzur bir gülümseme, fonda ise björk - isobel var)

Hoşçakal, şimdilik...

Arkadaş

Canım arkadaşım, güzel kardeşim ...
İyi ki geldin beni bu yaban ellerde 2 günlüğüne de olsa mutlu ettin. Seni ne kadar çok sevdiğimi yazmayacağım, onu zaten biliyorsun. Çok çok teşekkür edeceğim onun yerine, hem sözünde durup geldin, hem nargileni paylaştın hem içkini tokuşturdun.
Uzun uzun yazamıyorum, belki küçük bir şey ama çok teşekkür ederim yine de...



sevgili mert'e ...

dengeSİZ

Çekip gitmeye taktım bu aralar. Bu kadar çok düşünüyorsam çekip gitmeyi vardır bi adilik sonunda. Kendimi tanıyorum. Ben adi bir insanım. Ama aynı zaman da iyi de bir insanım.
Çekip gitmek fikrine gelince hiç gülmeli değil. Canım acıyor durup dururken. Hastalık hastası olacakmışım gibi sanki. Bulunduğum hiç bir yerden tam doyum elde edemiyorum. Kuyruğum mesela... Uzasın uzasın dedim, uzadı. Şimdi yokluğu varlığı bir.
Sevgililer geçer gider, dostlar da öyle. Geçip gitmeyen bir ben varım hayatta, hayatımda. Geçip gitmiyor ve kurtulamıyorum kendimden. Pişmanlıklar o kadar çok ki. Böyle gelen şeylere zamanında bişey demeyişimin cezasını böyle giderlerken çekiyorum adeta.
O şarkıyı dinliyorum şimdi: "sapozkelekh". Seviyorum elimde değil. Ama bazen elimizdedir sevip sevmemek,gidip gitmemek. Ama ben yine de gidemiyorsam elimde olmadığından mıdır? Yoksa gerçekten gitmek istemiyor muyum?
Ağrıyorum. Karnım başım falan değil. Ben ağrıyorum alenen. Şimdi bunları yazıyorum kötümser kötümser. Bir güneş açsa bak nereye dönüyor yazılar. Yok sevdiğimi uyurken izledim de yok efendim güneş,börtü, böcek ...

Ama şimdi içim ağlıyor, içim kararıyor elimde değil.


Yalnızım şu anda, bu noktada.
Zaten mutluyken yazılmıyor hiç bir şey. Ya birine lanet, ya bir şeye isyan ya da bir mutsuzluk ibaresi yazdıklarım. Hatta belki tüm yazılanlar...
Kendimi herkesle bir tutmaktan hiç hoşlanmam. İnsanları küçümserim de. Küçümsemek derken; "o ne anlar" dediğim olur. Bana öyle diyenle de hiç iişim olmaz.Hemen uzaklaştırırım kendi hayatımdan, kocaman dünyamdan. Bencilim ben biraz ve adiyim. Ama bunu daha önce söylemiştim zaten...
Bak yazdım rahatladım. Son cümleleri yazıyorum bu yazı ile ilgili ve yüzümde adi bir gülümseme var. Adiyim ve bana yakıştığı gibi gülümsüyorum.

Düş Sezar bugün!!!!!!!

Bugün...

Bugün öylesine bir gün...
Bugün sıradan bir gün.
Bu yıl için öyle.
Geçmiş zaman olur ki,, günlerden bir gün bir 26 mart günü keyifli uyandım. Keyifli insanlar tanıdım. Hiç birini fazla takmadım ve biri tarafından hafızaya alındım. Ben de onu aldım. Damarlarımdan kalbime, beynimden gözlerime kadar...
Sonra verdim gitti sokaklara. Sokaklardan geri alamadım ya da almadım bilemem. Çok uzun sürdü tam 2 saniye.
Kimdi giden ya da kimdi kalan hesaba vurmadım.
Bir baktım "tık tık" gelmiş.
Bir baktım "..." gitmiş.
Belki de ben gelmişim ve gitmişim, orasını bilemem.
Orasına sadece inanabilirim.
Hiç bir şey sonsuz değil onu bilebilirim.
Biliyorum.
Son olarak seni sevgiyle anıyorum...

Ne?

Ne olacak?
Nasıl olacak...
Bugün farkettim. Deli gibi çalışıyorum,deli gibi kitap okuyorum, öğrenmeye anlamaya çalışıyorum.
Ya sonra?
Toprak olup gideceğiz, o bilgiler de benimle toprak olacak. Hatta toprak bile olmayacak. Diğer tarafta kim bilir ne işime yarayacak o bilgiler. Bir şeyler bırakmalı, bir şekilde hatırlanmalı bu dünyada. Her şey bomboş olamaz. 50-60 yıllık bir sahne olamaz hayat. Daha fazla bir şey olmalı. Ama ne?
Hakikat nerede?
Bu hayatın neresinde?
Bir cevap olmalı. Herkesin aradığı soruya tek bir cevap olmalı ve onu bulmalı...
Onu bulmak için bir şeyler yapmazsam her an ölebilirim.

..KADIN..

"Gerici, özgür kadını istemez.
Çünkü özgür kadın onun sonudur.
Özgür kadın kültür demektir.
Özgür kadın; sanat, resim, edebiyat, kitap, dergi,
Gazete, heykel, sinema, tiyatro, muzik demektir.
Özgür kadın akıl demektir…
Öyle şeyh-meyh uçmaz…
Özgür kadın dürüsttür.
Şeyh uçmadığı zaman zaten 'hani uçmadı,
Niye uçtu diyecekmişim?…' der özgür kadın.
Özgür kadın ; modern yaşamdır.
Çatal-bıçak demektir.
Çağdaş kadın için; insanin karnında zikir edecek diye
Her gun bulgur yenilmez.
Ne de sadece erkegin caninin istedigi bir cuma gecesi sevismenin kerameti vardir.
Özgür kadın temizdir.
Öyle kirli çoraplari, kokan ayaklari, tıraşsiz yüzü,
Gülyağından parfümü olan erkeği sokmaz yatağına.
Özgür kadın demokrasidir.Köle olmaz.
Mirasını ister, birey olarak tanınmak ister,
Söz hakkı ister, eşitlik ister.
Dayak yiyip, aşağılanıp, itilip-kakılmak istemez.
Özgür kadın çağdaşlıktır.
Çünkü özgür kadının doğurup büyüttüğü çocuklar,
Gericiye asla ümmet olmazlar.
Ne dergahlara muşteri çıkar özgür kadının yetiştirdiği çocuklardan,
Ne tarikatlara mürit, Ne de gericiye oy verecek saflar…

Bu yüzden; gerici özgür kadını sevmez.
Kadın özgür olsun istemez.
Ve onu örtmek, kapatmak, susturmak, bastırmak icin,
çarşafa-türbana sarmak ister.
'Türban' diye tutturmaları bu yüzdendir.
Gericinin sonudur özgür kadın…

Bekir COŞKUN"

Killing me softly....

Strumming my pain with his fingers
Singing my life with his words
Killing me softly with his song
Telling my whole life with his words
Killing me softly with his song

I heard he sang a good song
I heard he had a smile
And so I came to see him
And listen for a while
And there he was this young boy
A stranger to my eyes

I felt all flushed with fever
Embarrassed by the crowd
I felt he found my letters
And read each one out loud
I prayed that he would finish
But he just kept right on....

//
tam olarak bu noktadayım, ölüyorum...

Dön bak dünyaya...

Biri var aklımda, sesi uzak,yüzü uzak,evi uzak...
Aklıma geldikçe yalnızlıktan, yalnızlığımda boğuluyorum. Hani bir haber alır da ağlayamazsın, o nefesin,hıçkırıkların boğazında düğümlenir,yutkunamazsın.Zaten yutkunsan da ağlayacaksın.

Yalnız kaldıysan kalkıp pencerenden bir bak; güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!
Herkes gitmişse, sakince arkanı dön bir bak, dostun kalmış mı, asşkın solmuş mu?
Dön bak dünyaya...

Umutsuzca yattığım yatağımdan güneşe uyanmak isteyerek açtım gözümü. Yağmur almış yürümüş, penceremden baktığımda gördüğüm arka bahçe cıvık çamur olmuş.

Tek tesellim Mart'ın ortasında olmamıza rağmen bir sonbahar havasıyla karşı karşıya olmuş olmak.Sonbahar sevilesidir çünkü.
Ama yalnızlık sardı her yanımı,kulaklarım çınlıyor. Sen de beni anıyor, düşünüyor ya da özlüyor olabilir misin acaba? Yoksa kalbimde, ta içimde kopan fırtınalar sonunda tüm bedenimi sardı da ben mi uğultular duyuyorum.
Onca zaman geçti, hiç mi özlemedin?
Söylediklerin yalan mıydı, hiç mi sevmedin ?

Bugün arayacaksın, hissediyorum.Lütfen yanıltma beni...

Need

Filmler, şarkılar, kitaplar, kadehler, şişeler...
Dört bir yanım, bir de tepe var, beş bir yanım sarılmış durumda.
Yine de yapmadan duramıyorum, seni düşünüyorum...
Dirseklerimi masama,avuçlarımı şakaklarıma götürüyor ve düşünüyorum...
Ne yapıyorsun?
Gerçekten...
Şu an ne yapıyorsun, ne düşünüyorsun.
Varlığımın farkında mısın? Sildin mi beni parmak ucunla...

"git dersen giderim, kal dersen kalırım"...

Seni kullanıyorum senin haberin olmadan.
İçmek için seni kullanıyorum, dertlenecek düşünecek biri olsun diye...
Düşünmek için seni kullanıyorum,başka düşünmeye değer birini bulamadığım için..

Yazdığın mektupları da okuyacağım,bir şişe daha açacağım.
Yazdığım ama gönderemediğim mektupları da okuyacağım,
Seni hatırlamak için,
Seni özlemek için.

Seni düşünüyorum şu an; "ne yer, ne içer, ne izler, neye güler" diyorum kendi kendime.
Eski masumiyetin,eski güzelliğin,esi tavrın duruyor mu hala?
Sesini duymaya o kadar ihtiyacım var ki...

Mutsuz Dair

Şairler,yazarlar bize hep aşklarını anlattılar,hiç aşk vermediler.Ama hep aşktan bahsettiler ve olabileceğine inandırdılar.İnanmak,yaslanmak ihtiyacımızdan olacak ki hep aradık.Her taşın altına baktık,her bardağı aşk diye içtik... Sadece sarhoş olduk,aşığız sandık.Sonra vücudumuz alkolü atarken türlü yollarla, biz birbirimizi aldatmaya ve birbirimizden vazgeçmeye başladık. Beraberliğimizin tadını çıkarmak yerine ayrılacağımız günü düşünüp üzüldük hep.Hep suçu zamana atmakla meşguldük, biz ve ilişkilerimiz masumdu,tüm suç yelkovanın akrebe tur bindirme hırsındandı.Zaman lehimize işlese bile biz alehimize gördük,hep mutsuzduk.Herkes küçük şeylerle mutlu olmaya çalışırken biz her küçük mutsuzlukta kafamızı taşlara vurduk.Evet biz buyduk;mutsuzduk! Kim bilir, belki de biz mutsuzluğumuzdan ötürü mutluyduk!Tüm mevsimlerden hazetti insanlar.Ama bizim gibiler hep mutsuzdu..En sıcak aşkları yaşarken rutubetli aşkları özledik."Ben acı çekmeyi seviyorum." dedik;iyi halt ettik.Alışmış kudurmuştan beterdir misali hep alışmışlığımızın üzerine gittik.Bizler terkedilmek için,ayrılmak için yaşadık her şeyi.En kocaman dostlukları,dağdeviren aşkları. Ya küsersek diye hesaplar yaptık,ya biterse... Olmaması gereken ne varsa içten içe onu istedik ve becerdik her seferinde.Dar ve soğuk sokaklarda birbirimize sarılıp ısınmayı tercih etmektense,o sokaklarda bulutlarla beraber sevdiklerimize ağlamayı tercih ettik.En büyük aşkları yaşamaktansa,en büyük aşklara imrenmeyi vazife bildik. Sevdiğimizin elini tutarken en hüzünlü aşk şarkılarını seçtik kendimize...Hep elimizde olmayan her ne varsa ona sulandık. "Hiçbir istediğim olmuyor" dedik, "Neye dokunsam kuruyor" dedik. Halbuki o dokunduklarımızı kurutan sevgisiz sevgilerimizdi.En büyük kahkahalarımızı attıktan sonra "hayırdır inşallah"dedik.Gülmeyi,eğlenmeyi,mutlu olmayı kendimize bir türlü yakıştıramadık. Bazen küçük geldi belki ama;mutluluk bize hep bol geldi. Haketmedik diye belki,inanmadık asla elimizdeki şeyin mutluluk olabileceğine."Daha çok canım yanmalı,daha hüzünlü şarkılar söylemeliyim,daha çok kanamalıyım,daha çok daha çok daha çok yormalıyım beynimi üzülmeye..."Zor olan her şeyin daha güzel olacağına inanmış olduk,mutsuzluğa uğramış bulunduk.Tam kalkıp gidecekken nüfusuna geçmiş bulunduk..Afedersin hayat!Aslında istemediğim şeyleri çok istediğim ve elde edemediğimde senden nefret ettiğim için...ve afedersin hayat; bana sunduğun gülücükleri elimin tersiyle ittiğim için...


Gözlerimi kapatıyorum ve karşımda,perdenin hemen ardında bir okyanus görüyorum.Masamdan kalkıp açıyorum perdeleri,kulağımda dinlendiren bir ses ve akustik çalgıların yumuşaklığı.Okyanusun mavisi bugüne kadar bilinen tüm mavilikleri utandıracak bir canlılıkta sanki.Zemheri ayaz mavisi.Her şeyden arınıyorum sanki yavaş yavaş.Bu arınmaya ihtiyaç duyuran senden,mavi hariç tüm renklerden,biraz benden,biraz şehirlerden... Konuşulmayanlardan,saklananlardan,içe atılanlardan,dışa vurulanlardan,sana olan sevgim ve nefretimden... Yani her şeyden. Kıyıya yaklaşıp bir taş alıyorum yerden;sadece pişmanlıklarımı da atmak için içimden.Gerinip atıyorum o taşı gücümün yettiğince derinine kıyının.Önce "taş olsam şimdikinden özgür olurdum!" dediğim günü atıyorum içimden.O taşın şu an o soğuk denizin dibinde kendi iradesiyle durmadığı ne kadar sert bir gerçek! Ben attım onu,ben karıştım ona! Şimdi de almak istiyorum onu ordan eski yerine koymak.Ama yapamıyorum,tüm pişmanlıklarımın geri dönüşü olmadığı gibi bundan da dönemiyorum.Sadece hüzünle arkasından bakıyorumYaptıklarımda anlam aramıyorum,amaç gütmüyorum hiç. İnanmadığım şeylerin korkusunu atıyorum içimden,aslında hiç var olmayanların yokluğundan korkmuşum bunca zaman. Bir tek ben varmışım meğerse benim hayatımda.Sen ya da o ya da başkası değil. Çözemedim hiç başkalarının düğümlediği ipleri.Daha da dolaştım bunca zaman.Dışardayım artık ben,şarkılardayım filmlerdeyim... Tam olarak nerdeyim,sadece kendi hayatımın merkezindeyim. Beni şuursuzca eleştirenler nerden bilsinler? Yaşımın ve yaşanmışlığımın azlığına kanaat getirenler benim neyden ne kadar etkilendiğimi nerden bilsinler.Onlar kalp şiryanlarında ne taşıyorlar ki? Müziç fikirler mi yoksa doğallığa dayanan sevgiler mi? Ben çiçeklerin renklerini çok sevmedim hiç bir zaman.Onların doğallıklarını sevdim,yağmura hasretleri,güneşe ihtiyaçlarını utanmadan göstermelerini sevdim en çok.Yağmura yapraklarını açmalarını,güneşi gördüklerinde boyunlarını kaldırmalarını, düşünmeden "evet sana ihtiyacım var" demelerini... Ve ben hayatımdaki çiçeklerin değerini hep bildim. Okaynusun utanmaz canlılıktaki maviliği kendinden emin ve değişime kapalı; ben bu düşünmemi durdurana kadar ellerini göğsünde kavuşturmuş bir asker gibi güven veren çatık kaşlarıyla duracak karşımda. Bir çift göz uğruna pişmanlıklar,hatalar,anlık hazlara dayalı sahte sevişmeler.. Kırık gülümsemeler,kaypak dostluklar,sevmeden sevişmeler,zoraki sevinçler... Hepsi akıp gidiyor içimden ağır ağır... Bu okyanus harika,daha fazla yakınında durup onu elde etmişim gibi hissetmek istemiyorum.İçeri girip uzaktan bakıyorum. O zaman büyütüyorum onu daha da ve mavisini ferahlatıcı buluyorum. Yani her şey benim penceremden güzel göründüğü kadar güzel değil;bunu biliyorum. Penceremi kapatıp kitabıma dalıyorum;konuşmanın ve yazmanın, bir şeyleri hareketlendirip akıtmanın rahatlığıyla...

Çelişki

Burada böyle oturmuş seni anlatan, seni hatırlatan şarkıları dinliyorum. Sen farkında dğilsin ama ben senin yerine kendimden intikam alıyorum.
Roller değişti!
Sen beni umursamıyorsun, ben koşuşturuyorum ortalıkta. Peşinden değil, ortalıkta. Çünkü nerdesin, kimlesin, ne yersin, ne içersin hiç bilmiyorum ve bir de üstüne üstlük merak ediyorum.
Kediciktin sen!
Ama aslan olmuşsun sanki. Tabi kaybedecek bişey yok ortada. Bulamadım ki seni kaybedeyim .
Seni mi arıyorum yoksa kaybolan heyecanlı geçmişimi mi? Bundan bile emin değilim.
Kimsesizlikten sana, hatıralarına ve şarkılarına sığınıyorum. Deli oluyorum. Ses ver, ışık yak,
neredesin?

Rüyamdaki Aptal Çocuk...

Rüyamdaki aptal çocuk,
Hala aklımda adın!!!
Yakışmaz mı İstanbul bize.
Korktun, kaçıp gittin işte...
Rüyamdaki aptal çocuk!!!



şarkı sözü çalınıtıdır,çocuk eklentidir.

KKK

-Gecen gün kalem ve silgi ilişkisini yazıyordum ya aslında kırmızı kurşun kaleme değinecektim.ama yazı aldı götürdü beni. Kırmızı kurşun kalem diyorum şimdi. Ben hiç sevmezdim.hiç demeyeyim,bana hakkı geçmiş kırmızı kurşun kalemler oldu hayatımda. az seviyorum ama ölse üzülürüm yaniJ her neyse.. KKK yani kırmızı kurşun kalem,öğretmenin gözüne girmek için bire birdir. Başlık atarsın,1,2,3,4,… diye sıralandırmayı yaparsın,havalı olur. Bir de yazı yazarken sayfanın sağ alt kenarı katlanmıyorsa tamamdır. Öğretmenin gözde öğrencileri arasına girmen için bir eksiğin yoktur. Ben kırmızı kalem yerine yeşil ya da mor kuru boya kalemlerimi kullanırdım. Hatta annem stilist olduğundan bin bir çeşit kurşun kuru boyası vardı. Böyle bizim 12lik ya da24lük setlerimizde olmayan renkler vardı. Onları çalıp okula götürürdüm,hava atardım. “Aaa nerden buldun” diyenlere bazen “kendim yaptım” diyordum.:Bazen de “Avusturya’dan, kamboçya’dan geldi” gibi, o yaşlarda haritada yerini bile gösteremeyeceğim yerleri söylerdim. Çok havalı olurdu. “aşık” olduğum bir çocuk vardı, Onurcan. Bana “bana o kalemlerden getirirsen seninle evlenirim” demişti. O an aşkım bitmişti ona.”kendimi kullandırtacağımı sanıyorsan yanılıyorsun” demiştim artık hangi film ya da diziden duymuşsam… J KKK’e geri dönelim. KKK alırdı bana babam ve bir de ataç. Çünkü ben sayfanın yanını kıvırırdım yanlışlıkla.babam da öğretmen beni sevsin diye elinden geleni yapardı.Öğretmenim de Şerife Akşar’dı.muhtemelen yaşıyordur,kim bilir ne yaptı ne etti… bazen kırmızı kalemin ucunun sivriliği giderdi. Ben kalem tıraşı çok sevdiğim için asla kalem tıraşsız gezmezdim hala da öyle,çünkü uçlu kalemi sevmiyorum ben elim ağrıyor yazarken. Neyse kalem tıraşı olmayan zavallılar,koyu ve dikkat çekici yazmak için kalemin ucunu ağızlarına sokup ıslatır,sulu boya gibi yazarlardı. İğrenç olurdu,pisliğin daniskası olurdu. Her şey bi kenara KKK’e ayıp olurdu,saygısızlık olurdu.ben yapmazdım. Çok sıkışınca KKK ile bastırarak yazardım yine koyu olurdu.Kırmızı kalem severdi o yüzden beni.6sınıftan sonra pek kullanmadım.ama özlüyorum bazen onu. Ne de olsa 5 yıl aktif bir şekilde yer aldı okul hayatımda. Ay lav yu KKK.

Don't Cry

Ağlama...
Ağladığını düşünmeme izin verme...
"Ağlamak güzeldir" derler inanma!
Ağladığını düşünürken ben, çok neşeyle eğlenme sen.
Ağlamaktan gözlerin kızarmış,ağlama artık.
Çok gülme de ama. Çok gülersen çok ağlarsın derler çünkü.
Ağlama, korkarım.
Ben ağlattım sanarım.
Sandırma,ağlama.
Ağlarsan kıyamam,kıyamam ki küçüğüm.
Sen küçüksün.
Ağlama...
Sakın ağlama..
Gül biraz,kırık bakma öyle.
Kırılmış bilek gibi bakma öyle.
Kırılmış bilek gibi bakar gözlerin.
Ağlama.
Güçlü ol.
//
N'aber?
"kırık şarkıları severim ben" dedim.
"biliyorum"dedi;"seni az çok tanıyorum!...".


Evet ben en huzurlu olduğum anlarda bile kırık,buruk şarkılar dinledim. Çünkü hep bir kırıklığım vardı bir şeylere karşı. Herkesin vardır... Biri sevgiye kırgındır biri sevgiliye... Belki de hayata,aileye... Bir direniş olsun isterim hep içimde, bir isyan. Sıkıntı veren aşkları seçer hastalıklı insanlar. Huzurlu ilişkiler liman gibidir onlar için,derin nefes alırlar,güç toplarlar,cesaret alırlar ve artık hazırdırlar fırtınalı denizlere yelken açmaya. Islanmaya,korkmaya,yorulmaya... Bu ilişkilerin dili bir başkadır. Ne bildiğimiz dildir ne de tam tersidir. Bu dilin ne olduğunu deği,l ne olmadığını söyleyebiliriz ancak. Bu dili kullananlar bile ne anlatmak istediklerini bilmez ama birbirlerini anlarlar. Bu da karşılıklı kırık hayatların bir uygunluğu olsa gerek. "git" dersin,ama gitmesini istemezsin. Gözlerini görmek istesin;ama gözgöze gelmezsin. Çağırırsın ama gelmesini istemezsin. Çağırsın istersin ama gitmek istemezsin. Ararsın ama arayanın sen olduğunu bilmesini istemezsin,ama inansın istersin. İsmiyle hitab edersin ama kalbinde taşırsın... Başkasına anlatırken o yoktur hayatında; ama bazı geceler onsuz,onunla uyursun.. Ya da ona uyur ,ona uyanırsın. Rüyanda onu gördüğün için Allaha şükredersin ama arasan geleceğini bile bile aramazsın. Onun en sevdiği kazağı giyersin ve bu seni, onu görmekten daha mutlu kılıverir. Hem onu yormaktan hem yorulmaktan "pis" bir zevk alırsın. O zevke yenik düşer kendini de onu da mutsuz edersin ama bundan mutluluk duyarsın. Onu kırmaktan çok korkarsın ama kırmaktan da hiç mi hiç çekinmezsin. Onun seni nasılda kırdığını düşünürsün... Ama o seni hiç kırmamıştır senin gözünde... Ona ait olduğunu düşündüğün her hücren paramparçadır aslında ama sen bir bütünmüşsün gibi her an onu düşünürsün. Düşünmekten çalışamazsın "çık aklımdan da hayatıma devam edeyim" dersin kendi kendine ona. Onunla kahkaha attığınız yerleri kazırsın beynine aslında; ama hiç bahsetmezsin kimselere. Ona ağladığın,ağlamamak için dişlerini sıktığın saatlerce uyumadığın zamanlar vardır kesinlikle. Onlar senin hayatının ona ayrılmış kısımlarıdır ki en mutlu anlarına tekabül eder. Bu tip ikililer belki bir arada olsalar, elele tutuşup uzuuun uzun yollar yürüseler, bu "ilişkisiz ilişkiden" bunca şeyi kazanmazlar. Tabi kazanmaksa bunun adı... Bu kişiler birbirlerinin fallarında "ayakları bir kafaları ayrı iki kişi" ya da "kafalar aynı ama ayrılar" diye geçerler. Bu ilişkiler biterler ama bitmezler. Kişiler konuşmamaya başlayabilirler,görüşmemeye başlayabilirler,bir gördüklerinde konuşup diğerinde tanımamazlıktan gelirler. Çünkü hala ne istediklerini bilmemektedirler. Konuşsa her kelime çıkmadan geri dönecekmiş gibi gelir, konuşmasa diğerinin söyleyeceklerini meraktan delirir... Kelimeler düğümlenir de düğümlenir... Bu tip ilişkiler insanı yorar,yalandırır,yaşanmışlandırır. Çünkü çelişkiler,duygu yüklemeleri organizmayı bozar.Beraber tükenirler... Bu tip ilişkiler asla tek başına yaşanmazlar. Biri diğerini düşünüyorsa diğeri bunu hisseder;en azından bi an aklından geçer. Sonra buna benzer yorgun,incinmiş ilişkiler yine yaşanır ama hiç biri diğerinin yerini almaz.Kimse diğerinin yerini tutmaz ve hepsi güzel hatırlanırlar... Ardarda bu tip ilişkileri yaşamak zordur,bir kırık hayat bitmeden diğeri başlamaz.Belki huzur bulmaya gidilir,dinlenilir sonunda ya geri dönülür ya geri dönen kucaklanır ya da yaralarını sarsın diye yaralılardan yardım istenir... İçinde "hala, eskisi gibi, o günler..." gibi kelimelerin geçtiği tüm şarkılar,onlar bilmese de onların şarkısıdır sonsuza kadar. Birbirlerini hatırladıkları şarkılar bile kırıktır... Onlar da birbirine kırgındır. Onlar kırılmamak için eğilirler,bükülürler. Seni seviyorum demezler ama her cümlenin yankısı "seni seviyorum" dur. Bu işler böyledir...

JOKER

Hayat adeta biz zavallı insanlarla dalga geçmek için yaratılmış. Biz kendimizi akıllı zannedip “hayat” dediğimiz oyunda en iyi hamlelerle oynama çabasında oradan oraya koşuşturuyoruz. Bu dünya için “bu dünya o kadar kötüdür ki, şöyle azıcık daha kötü olsa varolamazdı artık” denmiştir kimi düşünürlerce –ki bence son derece haklıdır da. Hayat bir defter,biz yazıyoruz yazıyoruz,sayfaları çeviriyoruz. Ama bazen öyle şeyler yazıyoruz ki sayfalar sonrasında bile olsak o eski sayfada kalan şeyleri tekrar okuyoruz. Sıkılmadan,yılmadan yaşamaya çalışıyoruz hayalimizde. “Joker” dir o olaylar,o kişiler… Artık sizin jokeriniz her neyse…

Herkesin JOKER’i kendine…

Kimi bir yaz tatilini unutamaz,kimi bir kahkahayı, kimi bir teni, kimi bir dokunuşu… Diyorum ya herkesin jokeri kendine. O dönemin şarkıları, o dönemin dizileri, esprileri,araba modelleri bile akılda kalır. Aslında akılda kalmaz,akla kazınır. Bazen şansa o dönemin şarkısını dinlersin,esprisini duyarsın, bazense o sayfaları kendin açarsın. Bir sana bir o’na kadeh çıkarırsın.Ama yine de bütün şarabı tek başına içersin… Hele kendin açmışsan o sayfayı bir anlık,o kapıdan kendi isteğinle girersen daha heyecanlı. Pis bir sevinç içinde, dudaklarda ilginç, manasız bir tebessüm ve gözlerde bir hüzün.

Herkesin JOKER’i kendine…

Diyorum ya ne olduğu fark etmez,bir arkadaş,bir sevgili, bir olay, bir yaz, bir tatil… Baban, oğlun,sevgilin, dostun… ya da hepsi, ya da hiçbiri. Genelde bir sevgilidir ya o,hadi neyse. Herkesin Joker’i vardır. Adı üstünde, joker o. Onun kredisi bitmez. Adımı çağırdığı an olsa,o an yine bakarım, “efendim” derim kibarca.”Gel” dese gidemem ama, o da “gel” demez bilirm. O da bilir,ben çağırsam da gelmez elbet. Tabi ben de onun jokeriysem.Zaten Jokeri joker yapan,onun da beni joker yapmasıdır bir yerde… Joker’e şarkılar söylersin, “ama sen varsın” dersin. O her nerdeyse, her kimleyse… Belki de sen her nerdeysen.

Herkesin JOKER’i kendine…

Hayat garip.Jokerim, Jokersin, Joker… Benim de jokerim var elbet, biliyorum da konuşuyorum. Ben ful papazı da severim,kare ası daha da severim. Vale parlaktır,yakışıklıdır.Papaz da karizmatiktir,güven sağlar,oturur konuşursun derdini anlatırsın,o da dinler. Joker dinlemez. Ama o el,eline Joker gelmiş olması bile seni mutlu eder. Jokeri yaşamak seni mutlu eder…

Benim Jokerim,her neyse ya da her kimse, başkasının da jokeri olmaz umarım asla. Çünkü korkarım başkası da onun jokeri olacak diye. Benim jokerim bana kalsın, ben de onda kalayım Joker olarak,bu bana yeter…


-joker J
-j harfini hiçbir yazımda kullanmadığım kadar kullandım.
-j güzeldir.
-b en güzelidir.
-aBcçdefgğhıİjkLmnoöprsştUüvyz.
-havalar bi garip.
-bu yazıda “asa” kelimesini kullanmayı çok istedim ama kısmet olmadı.
-ama sen varsın.
-schopenhauer okumadan ölmeyin.
-okumayacaksanız hiç varolmamak yeğdir.
-dalları bastı kiraz.
-günaydın Jokerler, her nerde Jokerseniz