Postcards from italy

Bir tek şarkıyla 10 yıl öncesinin kokusunu duymak...

Şükrü Abim...

Kadın parmaklarını birbirine doladı çözdü, doladı çözdü... Sevişmenin hemen ardından, insanın bütün damarlarını dolduran o bulantıya benzer pişmanlığa ne demeli peki, dedi.
Bıçak gibi gülümsedi başucundaki adam. Bedenin doğası ile toplumun ahlakı arasında soluk almanın ete kemiğe bürünmüş zorunluluğuydu. İçine günah karışmamış bir sevinç gösterebilir misin, dedi.

Şükrü Erbaş

Rüya idi

Korkmaktan korkma, ödün bile kopsun!
Sonra kapa gözünü bas karanlığa, belki biri taş döşemiştir; kimbilir?

Evren çok hızlı ilerliyordu ve tam canım bitti derken, tam başaramadım, işi alamadım derken seni yerden sektiriyordu. Dibi görmeden yükselmek yoktu ve biz dibi görmeyi ölmek sanmaya devam ettik. Yerden sektiğinde kolun acıyordu, burnun kanıyordu, yine acıyacaktı; yine kanayacaktı.

Acıyacağını bilmek acıyı azaltmıyor olabilirdi ama seni izleyenleri fark etmeni sağlıyordu.

Sonra uyandım, ellerinin içini öptüm.
Ne güzel gün...
Ve ben yıllar sonra ilk kez rakımı masaya vurmadan içtim dün gece. Sanki birileri omzumdan o metal paslı ceketi aldı...
Zırhımı...

Bir insani anlamak


"cümlelerle olmaz. kelimelerle ise asla! gerçekten var mıdır böyle bir şey, anlaşılabilir bir varlık mıdır insan? anlaşılıp da hak verilen ya da nefret edilen bir organizma mıdır? "seni anlıyorum" cümlesinden bir adım ötede mi yoksa beride midir?

bilmiyorum ve hiç bilmedim. sanırım bilemeyeceğim de.

yine can çekişmelerle geçirilen bir gece, 7 milyar yalnızlık ve uyanılan yeni gün. bugün ne olacak peki? hiç. rüyamda ailemin yanına gitmiştim mesela bu gece. günübirlik bir ziyaret. annem "akşama geç kalma, yemek yapacağım senin için. biber dolması" dediğinde ben can havliyle çırpınıyordum, rüyamda; "geç kalmak değil de yarına iki dövme randevum var, gelemeyebilirim."

tam bu an uyandım rüyadan. nasıl acımışsa canım, rüyalarım nasıl işgal edilmişse artık. kaybedebileceğim 300-400 tl değil derdim, ömrümü kaybetmişim ben, can çekişmemin nedeni, bu. beni uykudan mıh gibi uyandıran bu. hala kaybetmemek için çablamamın nedeni bu.

oysa benim uyandığım saatte ofis köşelerinden hayata dair entry'ler giriyor aklıselimler. selimeler. yalnızlığa ve şehvete dair fikir belirtiyorlar. anlamaktan fakat anlaşılamamaktan bahsediyorlar.
gece sözler veriyorlar, kendilerine ve başkalarına. sabah ise unutuyorlar. ağır geliyor her şey onlara. yaşamanın ağır gelmesi gibi. korkaklar çünkü. cesaretsizlik cehennemleri olmuş. 

oysa her sabah çok güzel bir kadınla uyanmak için evrendeki her şeyi yok edebilirim ben. başarırım bunu. tüm okulları, iş yerlerini, ofisleri, bankaları, devlet dairelerini.
her sabah aynı can sıkıntısı ve aynı sıkılmışlıkla uyanmamak için her şeyi yok sayabilirim. ve "seni anlıyorum" dediğim her insana bunu ıspat içinse, o kişinin cinsiyeti kadınsa onu öpüp, koklayıp sevebilir, cinsiyeti erkekse onunla çıplak elle geberene kadar kavga edebilirim.

artık anlamanın bir adım ötesinde devam etmesi gerekiyor varlıklarımız. çünkü artık anlamanın bir adım ötesinde yok oluyoruz. madem uyuyoruz. neden yalnız uyuyoruz köşelerde? madem her an ölüyoruz, neden yapayalnız ölüyoruz? madem anlıyoruz, neden anlamaktan bir adım öteye geçmiyoruz?

artık "seni anlıyorum" diyenlere karşılığım hazır; "beni anlamaktan bir adım öteye geç. kadınsan öp, kokla, sev, seviş. erkeksen, kavga et benimle.""*

*eksisozluk

Sanırım,
Bu ülkenin son güzel günlerini yıllar önce, biz yaşadık...
Taksim'de, istiklal'de, kızılay'da, güven park'ta...

beklenmedik bir şarkının,
beklenmedik saniyelerinde,
beklenmedik bir şiir girer...

beklenmedik bir anda,
beklenmedik bir insan,
beklenmedik şekilde hayatına girer...

ağladıkça - sezen aksu - deniz - ahmet kaya - birhan keskin.

hepsi ne güzel de oldu...


gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
bilemem, belki bu yüzden
ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
yine de döneyim döneyim istedim.
ah benim sesimle
söylesem de, inanmazlar
benzemiyor çünkü bir dile.
döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
döndüğüm bu sema sensin döndüğüm.
sen benim kara ömrüme vuran
suyumu harelendiren sevincimdin.
onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
titreme daha fazla kalbim.
bağışla kendini artık
onu da bırak gitsin.
o senin en ezel gününden kaderin.
sen onu nasılsa
bin kere daha seveceksin...

bir diş macunu sadece bir diş macunu değildir

iş seyahatine giden sevgilinin diş macununu alıp götürecek olmasından ötürü, sabah çıkarken fırçamın üstüne macun sıkıp gitmesi...
aşk tanımlarını çok uzakta aramamak gerek.
aşk bir diş fırçasının ucunda...

Geyikli Gece


bi' kere,
bu şiiri bilmeden önce,
bi'şey olmuştu;
şey demiştim kendime:
"bugün birini öldürsem rahatlarım"
sonra
kendimi nasıl öldürürüm derken uyuya kaldım...

Aşiyan

Yine olsak orada, o yaşta...

istanbul hatırası...

bu şarkı ve bu kliple sonsuz rakı içebilirim..




rugan pabuç

en güzel günlerimin üç mel'un adamı var:
ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
yer yer tırnaklarımla kazıdım hatıralarımın camını...
en güzel günlerimin üç mel'un adamı var:
biri sensin, biri o, biri ötekisi...
düşmanımdır ikisi... sana gelince...
yazıyorsun... okuyorum...
kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa, insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
ne yazık! ne kadar beraber geçmiş günlerimiz var;
senin ve benim en güzel günlerimiz...
kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete ben o günleri...
sana gelince, sen o günleri
 - kendi oğluyla yatan, kızlarının körpe etini satan bir ana gibi satıyorsun!.
satıyorsun: günde on kaat,
bir çift rugan pabuç, sıcak bir döşek ve üç yüz papellik rahat için...

en güzel günlerimin üç mel'un adamı var:
biri sensin, biri o, biri ötekisi... kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
sana gelince... ne ben sezarım, ne de sen brütüssün...
ne ben sana kızarım ne de zatın zahmet edip bana küssün...

artık seninle biz, düşman bile değiliz...

Hani

Hani hayatınızda yanından ayrıldıktan sonraki 5 dakika gülümsediğiniz insanlar var ya, hh işte onlar iyi ki var.

"Bir insanın seni kırmak için kötü bir şey yapmasına gerek yok"

"Evet lan" dedim. Evet, çünkü bazen birinin iyiliği, diğerinin kötülüğü oluyor ve ben bundan nefret ediyorum.

Evet lan.

uh

yaşadığımız şeyler canımızı ne kadar yakıyor bilemiyorum. ama can yakan hatıraları anmak daha çok yakıyor. tıpkı güzel bir günü hatırlamanın yaşamaktan daha güzel olması gibi. 
ve rüyalar...

rüyaların gerçeklerden daha şiddetli olması canımı sıkmıyor değil...

aslında tam olarak da böyle değil. fal bakarken verdiğim örnekler gibi. nokta atışlı olanlardan.
çok sevdiğim adam bana haber bile vermeden çekip gitti. kendimi göt gibi hissettim. geri döndüğünde onun suratına işeyeceğim.

bu onun lafı.

hiçbir şey tam değil ve buna canımız sıkılıyor ya, her şeyin tam olmasını hayal etmeye beynim elvermiyor. sanırım tam olmamak daha iyi. tamamlayan şeyleri aramaktan daha iyi.

hadi hadi gittim ben hadi gittim ben.

30 yaşıma geldim, her şey eksik. ama süper eksik yani. en fazla böyle güzel eksik olabilirdi. sadece eksiklikleri düşünmediğim zamanları özlüyorum. yani, yine eksik olsun ama pek de bu kadar farkında olmadığım zamanları. daha mı duyarsız, daha mı cahil, daha mı bir şey.

daha bir şey. taze nane kıvamında. 


'Ah, Milena, yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız. Bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız.'

F. Kafka

fıtrat meselesi

sadece kan var bizim buralarda...
ne bir çiçek, ne bir böcek.

sadece kan, ahlaksızlık, haksızlık var.
her yerde polis var, mavi kırmızı ışıkları, sert copları var.
her yerde polis var ama hiçbir yerde adalet yok...

biz kaybediyoruz. biz kaybediyoruz çünkü o pis adamların kurallarına aklımız ermiyor.
biz affetmiyoruz ve zaman da affetmesin istiyoruz. yapabileceğimiz başka bir şey yok. çünkü bir sürü insanı öldüren, sakat bırakan gaz fişeklerine karşı elimizde nazım hikmet, cemal süreya, turgut uyar dizeleri ve karanfillerden başka bir şey yok. berkin'i öldürenlere duyduğumuz ya da ali ismail'i dövenlere duyduğumuz öfke sadece şaşkınlık olarak kalıyor. ethem'in hakimine de...

sadece şaşırıyoruz. küfürlerimiz yetmiyor, çünkü onlara yakıştırılacak sıfatları bilemiyoruz. onlar gibi pisleşip, haysiyetsizleşemiyoruz. 
fıtratında şerefsizlik olanları, fıtratında hırsızlık, katillik, kula kulluk olanları anlayamıyoruz.
çünkü fıtratımızda kin yok, kardeşlik var.

biz güldükçe, "gülmek bana yakışmıyor, o zaman onlar da gülmesin" diyen bir çoğunluğun çobanı tarafından yönetilirken, nasıl bu kadar temiz kalabildiğimize biz de şaşırıyoruz.
ama diyorum ya, fıtratımızda şerefsizlik yok.

bu ülkede sadece kan var.
kana bulanmış herkes. etrafı kana bulayanın yaptığı haksızlıklara karşı susanın elleri de kanlı. bu ülkenin en az yarısının elleri kanlı. 

görüyoruz.
masumluk, fıtratımızda var.

öldüm mü?

öldüm mü?
Tanrı'm...
öldüm mü?
beni öldürdü mü?

gülüşünün kıyısında...

gülüşün kıyısı diye bir şey var.
gülüşünün kıyısından öpmek diye bir şey var.
her gülüşün kıyısı olmaz. bazı gülüşlerde olur.
sevgilim bana bakarken oluyor mesela. bana bakıp "benim sevgilim gülüşü" atıyor ve orada bir kıyı oluşuyor.
o kıyı benim hayallerim, sahil kasabam, ahşap verandam, yaz rüzgarım, ılık kumsalım, çiçekli elbisem, merserize hırkam, fonda aşk tınılarım...

gülüşün kıyısı diye bir şey var.
gülüşünün kıyısından öpmek diye bir şey var.
sevgilimin gülüşünde kıyı var.
sevgilim lan.
bak o kıyıyı anlatamıyorum ya, sevgilim lan, onu da anlatamıyorum.
10cm3'lük kalbimde onyüzbinmetreküp yer tutan bir sevgilim...

sevgilim...
sevgililer günümüz değil sadece, her günümüz kutlu olsun.
seni çok seviyorum...

b

Bir biz varız güzel; öbürleri hep çirkin...

topuk

bir deniz kıyısındayım şimdi ben...
ucu bucağı yok. okyanus gibi. ne arkamı döndüğümde kumsalın sonu var, ne önüme baktığımda denizin sonu. yıpranmış bir bayrak gibi rüzgarda ses çıkarta çıkarta silkeleniyorum, savuluyorum... bir taş alıyorum yerden, sanki içimden bir pislik atar gibi tüm gücümle atıyorum taşı... 
bir düzeni bozuyorum. kumsaldan bir taş eksiltip, denize bir taş ekliyorum...

topuklarım acıyor. topuklarım kanıyor. nasıl hisseder bir insan bunu? bir insan yüreğini nasıl topuklarında yaşar? topuklarım acıyor, gözümden kumlar dökülüyor, gerçekler nerede bilemiyorum.
üzgünüm, annem bana kızmıyor. annem beni göğsüne sokmuyor. annem bu noktada hiçbir şey yapamıyor...
saate bakıyorum. sanki bir rüya, saatim kum olup dökülüyor; zaman yok. 
biraz önce kumsaldayım. şimdi metrodayım, kalabalığa karışıyorum. Müzik dinliyorum. kulaklığım kum oluyor, yine kumsaldayım. topuklarım ıslanıyor. topuklarım kanıyor. anlayamıyorum. arkama tekrar baktığımda korku filmlerindeki gibi karanlık bir şato görüyorum. akbabalar, kargalar... pis ağaçlar, kuru ve siyah. yeşil yok, mavi yok, mor yok...

deniz berbat bir mezarlığa dönüşüyor. topuklarım yok. bağırmaya ağzım yok. ellerime bakıyorum kum oluyor,ellerim yok...

sancıyla uyanıyorum...

sen varsın, yanımda huzurla uyuyorsun. evet huzurla. küçük gözlerine bakıyorum... hemen ardından topuklarıma. ellerime... her şey yerli yerinde.
sarılıyorum sana, kıpırdanıyorsun, yerleşiyorsun bana. sanki vücutlarımız bir yapbozun parçalarıymış gibi kavuşuyor birbirine. sıkıca sarılıyorum, gözünü biraz aralayıp gülümsüyorsun. tekrar uyumaya başlıyorsun. gülümsüyorum omzumdan bir yük kalkmış gibi.

yine beni sev sevgilim. yine benim ol. ak içimde, nefesin nefesim olsun; nefeslerimiz bir olsun. yine yemeklerimi ye, yine hırkalarımı giy. ayakkabılarımızı aynı yere çıkartalım. montlarımızı aynı yere asalım. hangi çamaşırları hangi renklerle yıkayacağını sor bana. beğendiğin filmleri anlat bana, yeni şarkılar dinleteyim sana. yine gelişine bir yer seçip tatil yapalım. 
sarıl bana sevgilim, yaşa beni... seni yaşamama izin ver. beraberce üşüyelim, burnunu yanağımda ısıt, ellerinin içini öpeyim ben de. yüzümü yüzüne süreyim... zırh ol bana, zırh olayım sana... topuklarımız... topuklarımız bize kalsın, kremleyeyim çatlak ayaklarımızı. hangi pantolonu hangi gömlekle giyeceğini sor bana, ben de bereni kaldırım yanağını öpeyim...

yalnız değilsin sevgilim, yalnız değilim. sen engel gördüğünü söyle, ben engeli kaldırayım. kaldıramayacaksam eğer, beraber üstünden atlayalım... 

elimi tut sevgilim yine, sadece elimi tut. bana bırak kendini, bizi biz yapayım hadi bırak kendini bana. bir kahkaha atalım içimizden çıkan kelebeklere bakalım... 
hadi aşkım...

dön sevgilim...

hayat kurtlar sofrası sevgilim...
hayat zor sevgilim...
yalnızlık önüme taş koyuyor sevgilim...
ben uyuyamıyorum. saat 3:00. bu saat benim sana sarıldığım saattir. yoksun ama.

aşk insanı kızdırır sevgilim.
aşk insanı hırçınlaştırır; hatalar yaptırır sevgilim.
canını yakar aşk insanın, aşk insana can yaktırır sevgilim.

sevgilim...
sana sevgilim demeyi özledim.
kocaman ellerini, yumuk gözlerini...
her gözümü kapadığımda görsem de yüzünü, bana bakmanı özledim...

beni istemiyorsun artık biliyorum sevgilim...
ama düşün ki, düşün  ki tutunacak bir tek dalın kalmış, o da benmişim sevgilim. tutmaz mıydın elimi? benim her şeyim sensin...

varlığın hediyeydi bana ve ben seni hakedecek ne yaptıysam, daha iyi yapacağım, daha çok yapacağım sevgilim.

sevgilim...

mutfağımızda sigara içerken anlatayım diyorum devamını. ben çay demlerken, sen şekere uzanırken.
lütfen sevgilim...

dön bana...

kemiklerimi aldılar

deniz diyorum deniz...
ne kadar koyu gecenin bu saatinde. akıp giden suya bakıyorum. nereden geliyor, nereye gidiyor.
sonra düşünüyorum, nereden geldik nereye gidiyoruz.
vapurlar, ışıl ışıl gecenin bu saati. içinde insanlar. nereden geldiler nereye gidiyorlar? benim gibi banklara oturan kızlı erkekli gençler, çay satan amca, bitirim delikanlılar... buradan kalkıp nereye gidecekler, buraya nereden gelmişler?

dinlediğim şarkılara veriyorum dikkatimi, neden yapıyorum bunu kendime? neden acıtıyorum kendimi? sigaramı yakıyorum, biraz gözüm doluyor şarkıdan... geçmişi düşünüyorum. ilk değil, ilk değil bu yalnızlık. ama ilk biraz da, epeyce.

şarkılar insanın en iyi dostu oluyor böyle gecelerde. çatır çutur vuruyor yüzüne her şeyi. kâh yol veriyor, kâh yön veriyor. mutlu çiftleri görünce gülümsüyorum, içim acıyor bir yandan. bencillik etme billur diyorum. sakin ol. kafamın içinden bir şeyler geçiyor. atla şu suya diyor biri, ağla diyor biri, dur diyor biri, sus diyor biri, git diyor biri, bit diyor sonuncusu... dinliyorum onu. bitiyorum. bakıyorum etrafıma, her yerim ağrıyor. gittikçe daha da ağrılı oluyor yürümek.

kendimi tartıyorum gecenin bu saatinde, günahlar sevaplar, hatalar hasretler...
insanın kendini sorgulaması, en büyük mahkemede sorgulanmasından daha acı. hatalarını gördükçe yaralarını da görüyor aslında insan.

yaralar...

bitmez yaralar.
hangi yaralar kapanmaz?

kemiklerim acıyor. kemiklerim. sıcak kuma gömün beni. sıcak kuma gömülmek için ne kadar ölmek gerekiyorsa o kadar ölüyüm...

göğe bakıyorum...

insanların gerçek yüzünü böyle zamanlarda görmek canımı her şeyden fazla yakıyor. arkadaşlığın sevginin hatta saygının anlamı nasıl unutulabilir?
çok yazık. bana arkasını dönen insanların yüzünden de çok bir hayır görmediğim düşünülürse, yine bir noktada siktiret diyorum neyse ki...
annem hep şöyle der; "olsa da olur, olmasa da olur diyorsan olmasın". ben de "hıı" diyordum, "hıı". ne kadar haklıymış yine dört bir koldan sikilerek öğrendim. sağolun a dostlar(!)

seviyorum ama...

seviyorumdan sonrası teferruattır lan, seviyorum çünkü denmez sevilen insana, seviyorum ama denmez. biraz iyi his varsa içinde, dürüst olursun. çıkar het höt konuşursun. "seviyorum, aşığım" derken arkadan dost görünümlü sikko karakterli insanlarla iş çevirmezsin. hiçmiş gibi davranmazsın. arkanızdan konuşup yüzünüze gülemeyeceğim, üzgünüm.

işte tam da bu yüzden yabancılığı tercih ediyorum hoşuma gitmese de, mutlu olmasam da. hatalar elbet yapılıyor. ama hata başka kazık başka. aynı anda 3-5 kişinin brütüs olmasına ne gerek vardı?
dış kapıdan 2 insan geliyor, dış kapı dediğime bakmayın, meğer ne kıymetlilermiş. "tamam abi, konuşcaz halledcez, yanındayız" diyor. bakakalıyorum.
aynı kazığı her durumda sokan insanlara olan güvenimi sorguluyorum. merak etmeyin hiçbirinizi değil kendimi suçluyorum.

çoluk çocuğun masasına meze olduysam ben ve bunu canım dediğim insan sağlamışsa, önüme bakmaktan başka bir çarem de yok. tüm sevgimi ve saygımı da alıp. birhan keskin geliyor aklıma; "...senin kendinden kaçırdığın şeyleri, ben nasıl ortaya koyardım..." diyor.

bir insanı bir şeyleri yapmamasıyla değil, yaptıklarıyla yargılamak gerek. hatta hiç yargılamamak gerek belki de. çok emin değilim. sevmek başka bir şey, başka türlü bir şey. sevgi her an değil, gerektiği zaman önemli ve bir gereklilik gibi değil, bir uzuv gibi. "onun yanında olmalıyım" gibi değil; bir anda yanında olmak gibi.

bir kere mert yanıma oturmuştu yazlıkta. sahilde oturuyordum. "konuşmaya gelmedim, beraber oturalım" dedi. bir gün de teyzem "neyin var" dedi. "yok bişey" dedim. "peki" deyip yanıma oturdu.

yani turgut uyar gibi, "ikimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım" gibi. cemal süreya gibi, "ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği..."

insanın kendine inanması önemli. bir şeyi yapabilmek ya da yapmamak için. kibirinizi sikeyim, gururunuzu sikeyim... sokağın ortasında beni anıra anıra ağlatan, ağaçlara taşlara haykırmama sebep olan kişiler... bağrıma taş bastıranlar. hepinizin kalbi taş olmuş. benden beter mecbur olun istiyorum insanlara. bana değil başkalarına. daha lafım yok sizlere...

bana bu uykusuz şehri bırakanlar asla o lanetlerinden kurtulamayacaklar. bunu biliyorum ve susuyorum.

"gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız, göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır.
ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir.
öyle acıyor ki gözlerimi kim bağışlayacak beni?"

sen kemiklerine aşık olduğum... sen beni yanlış sevmişsin, ben sana yanlış aşık olmuşum.
sevmek başka bir şeydi, yanlış anlamışsın. kendini yalnız hissettiğin kadar yalnız, güçsüz hissettiğin kadar güçsüzsün. sen beceremedin, sen yapamadın. yetemedin... belki o benden beklediklerini haketmemiştin...

ve dost bildiğin zanlılar... yanlış öpülmenizi dilerim...

şimdi ben tek başıma seviniyorum, göğe bakıyorum...

Öp Lan Beni...

müziğin bile seni dinlemesi diye bir şey var. öyle diyor özdemir asaf, "yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir" diyor. özdemir asaf yanılamaz.

yani inanılır gibi değil aşk denen şeyin güzel olması. aşk bir hastalık. çözümsüz bir şey. çözülememiş bir problem. sağlaması tutmayan bir denklem.
bir gülüş, bir koku, bir anı bu kadar can yakmamalı.

aşk başlı başına bir haksızlıktır.
net.

iki insan aşığız diye geçinirken bolca kavga ediyor. lan kavga etme. bi sus da öp lan beni. bi sus hele. huzur iste, aşk iste, mutluluk iste, bulunca da kavga gürültü.
öp lan!

sonra hop ağlıyoruz. gülmeye çalışmak yerine kim daha çok ağladı diye konuşuyoruz. bi sus lan, öp. zaten yeterince yaşayınca değil, yeterince ağlayınca ölüp gideceğiz. kotamız yaş değil ağlamak. e öp. e öp o zaman lan.

sonra aşk aşk diye ağlıyorsun, bulunca yine ağlıyorsun. hayatımızda değişmeyen tek duygu bu bence. duyguysa eğer. bence büyük bir aşçı bıcağı. en kalitelisinden. ama onu bana saplama bana yemek yap. hadi diyelim yemek yapmadın. öp lan beni...

beni sev beni sev diye haykırıyoruz. sonra şu başlıyor; "madem beni sevmiyorsun, bari onu da sevme" yani sevdiğimiz kişi mutsuz olsun istiyoruz lan. bu ne saçmalık?? boş ver sen gel beni öp.
birbirimize okuyacak kitaplar, izleyecek filmler, dinleyecek müzikler, içilecek çaylar, gezecek şehirler biriktiriyoruz. bir de çıkıp demiyor ki, "bunları boşver öp beni". demiyor kardeşim.

neden?
çünkü insanlar aşık olmaya çok meraklı. sonra onu mutsuz etmeye. sonra onu özlemeye. sonra ondan vazgeçmeye. hatta sonrasında onu düşünüp tekrar sevmeye ve üzülmeye. aslında hep boşuna. sevip öpeceksin. bitti. öp ulan beni.

seni öpmemi bekleme sevgili.
öp.

çünkü gün gelir uzak kalırız, gün gelir ayrı kalırız, gün gelir birimiz evden önce çıkarız.
sonra öpmeyişlerimize yanarız.

insan yaşadıklarını yazar aklına yaşamadıklarını değil. ve yaşamadıkları yüzünden yargılamamalı insan kendini, yaşadıkları yüzünden yargılamalı.
belki de hiç yargılamamalı.

sadece öpüşmeli insanlar. kızlı erkekli, kızlı kızlı, erkekli erkekli.
çünkü sonunda hepimiz toprak ananın götünü öpeceğiz, kaçarı yok.
seviyorsan git öpüş bence...

rüyamda bir aşık şair...


rüyamda Turgut Uyar'ı gördüm.
kalbimin acısıyla uyandım.


nedendir bilinmez turgut uyar girdi rüyama. oysa ben Cemalciyim. Cemal benim süsüm, Cemal edebiyatım, Cemal acım, Cemaldir iyi kalpli üvey anam. 
Cemal'dir yahu nefesim şiirim.
hiçbir adama inanamam ben artık aşık diye, Cemal'i okudum okuyalı.
sevda sözleridir kutsal kitabım. ama bir rüyada gönlüm Turgut Uyar'a kayıvermiş belli ki. fotoğraflarındaki gibi ince, ince dediğim de fiziksel değil, anlatılmaz bir incelik bu.
halbuki Cemal'dir benim yaram.
Cemal'dir yaramı saran.

ben aşık oldum bi kaç kez. beni dinleyen de beni anlatan da hem cemal oldu, yapacak bir şey yok. değiştirecek, değiştirilecek bir şey değil bu. mühim olan cemal'dir. gerisi belki teferruat.

ama rüyamda Turgut Uyar'ı görmek...
o da bir başka his. sanki gerçek gibi, O'nu tanımış gibi hissediyorum. sepya tonlarda, bir ağacın önünde, fotoğraflarındaki bakışı ile. 

cemal'i bilmesem belki Turgut'u da bilmezdim kim bilir? 

ama bildim; şu lafıyla bildim Turgut'u;

"ikimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım"

ikimiz birden sevinebiliriz?!
ikimiz birden sevinebilir miyiz?

benim yaram Cemal'dir. Turgut'un öldüğü gün Cemal'i işten attılar...

önce bir kahvaltı edelim de...

seni düşündüm bugün sevgilim...

seni sevdiğimi...
seni sevmediğimi...
doygunluğu ve yutkunmayı...

sevgilim seni sevmenin 100 yolunu denedim bugün ve sevmemenin de...

seni sevmek için 100 neden buldum bugün...

"seni seviyorum çünkü" ile başlayan cümleler kurdum...

seni seviyorum çünkü, gözlerin sevgilim... gözlerin öpmeye doyamayacağım 100 şeye bağladı beni.
seni seviyorum çünkü, kemiklerin sevgilim... öpmeye doymayacağım 100 şeye döndürdü yüzümü...
seni seviyorum çünkü acıtıyorsun sevgilim.
seni seviyorum çünkü acıtmalarını öpeceksin biliyorum...
...

böyle onlarca şey düşündüm. 

seni seviyorum çünkü beni yaşatıyorsun sevgilim, ölmemek için elimden geleni yaptırıyorsun.
seni seviyorum çünkü yemeklerimi yiyorsun sevgilim, çünkü beni seviyorsun sevgilim...
seni seviyorum çünkü beni yoruyorsun.
seni seviyorum çünkü beni hırpalıyorsun sevgilim, bazense yerden yere vuruyorsun.
seni seviyorum çünkü zorsun sevgilim.
seni seviyorum çünkü deniz gibisin, akışkansın sevgilim; durağan değilsin...
...
ve daha onlarcası...

diğer günler ne olacaksa olsun, ne oluyorsa olsun...
yarın göğsüme yattığında ben yine küçük prens olacağım. küçük prens dünyasını kurtaracak göğsüme yaslandığında sevgilim.

ve kıtalar birleşecek sevgilim, yer yerinden oynayacak, gece gündüz olacak, kutuplar değişecek, tüm dinlerin ibadeti değişecek...

ayva çiçek açacak sevgilim, yaz gelecek, bana ettiklerin az gelecek.
sana ettiklerim az gelecek...

sonra sana bir tutam cemal süreya serpiştireceğim;
belki biraz edip cansever.

ve sen bir kez daha şiire aşık olacaksın bir kez daha bana...

ertesi gün kıyamet kopabilir. sen beni terk edebilirsin. önce bir kahvaltı edelim de...
ama en az bir kez daha göğsümde tutmalıyım seni ve tüm evrenin kahramanı olmalıyım yine, yeniden... 

bir kadın...

ciddileştiğinde dudakları incelirdi ve yukarı bakarak konuşurdu...

farkında mısın?

artık her gün suçluyorum kendimi ve affediyorum sonra... sonra seni suçluyorum, affetmeye çalışıyorum ve başarıyorum. her sabah bugün düne benzemesin diyorum... yine benziyor... hayaller kuruyorum, yine kırılıyor...
bir hayat, bir yol...
ama yok...

bir yerden aşağı düşüyoruz, çok aşağı düşüyoruz...

nedense bunları yazmak için açtığımda sayfamı, elim zaman* şarkısına gitti... neden sence?

dişlerim sökülüyor, yüreğim sökülüyor, içim sökülüyor... yanımda sen neden yoksun? sesli söylüyorum bunu! yanımda neden yoksun sevgili...

senin gibi olamadım ki ben, yapamadım. 
keşke demek nasıl ağır yüreğime, nasıl utanıyorum anlatamam... 
utanıyorum sensizlikten. utanıyorum benim olmadan benim oluşundan ve senin oluşumdan...
delik deşik içim... günlerim gecelerim delik deşik ve tutamıyorum işte kendimi, gözümden kaçıveriyor kıyamadıkların teker teker...

çok seven mi gider, çok bilen mi gider, çok gezen mi bilir?
kırık içim, buruk... hep suçluyum. hep acıtanım...
kahraman olamadım ben. hiç olamadım.
en çok acıyı ben çektim sandım.
ben olursam yanında acı çekmezsin sandım...

şimdi el gibi...
elmişsin gibi bunları yazıyorum...

çaresizim, umutsuzum, yapayalnızım. 
attığım kahkahanın sesi geliyor, yüzüm gülmüyor...
anlık gülüyorum elbet, ama mutsuzum, eksiğim işte...

yaramı sar istemedim, yaranı sarmayı vaat etmedim...
ama yeni bir yatak bulabilirdik akmak için... yeni bir bahar yaşayabilirdik, yeni bir dünya mümkün olabilirdi bizim için.  yeni bir hayal yeni bir yıl...

şimdi hepsine uzaktan bakıyorum. o kadar uzak ki, hiç olmamış gibi. hiç olmamışsın gibi, hiç olmamışım gibi... sözler, kelimeler hiçbir şeye yetmiyor. sevmeye yetmiyor kelimeler. yalnızlığa çare olmuyor. iki kişilik yalnızlık bahsettiğim... bir ovanın düz oluşu gibi bir şey...

paraleliz ama hiç kesişmiyoruz; farkında mısın?

*mabel matiz - zaman

sevgili sevgilim...

...
evde oturmuş düşünüyorum. sabah sana bırakacağım makaronları düşünüyorum. akşam annemin yaptığı pilavı yemeni...
kabataş'ta kahvaltı edeceğimizi ve sultanahmet'i daha  detaylı gezeceğimiz günleri... dizimde uyuyacağın akşamları, çamaşırlarını astığım anları, tülleri sana astıracağım günleri ve denizi sevgilim... denizi seyrederek birbirimizi ne kadar sevdiğimizi söyleyeceğimiz anları ve zaman zaman aynı denize bakarak, aynı garsondan çay isteyerek yapacağımız kavgaları... sonra evinde barışmaları... sevdiğin yemeği yapıp, işten gelmeni beklediğim günleri, "üşendim aşkit, kebapçıya gidek" demelerimi, senin pizza krizlerini, ama sonra bana biber dolması yapmalarını...
terfilerde zamlarda kutlamalarımızı...
nefret ettiğin istanbul trafiği yüzünden beni bekletmeni ya da beklemeni, üşüyüp ellerini ellerimde ısıtmanı, ankara'da yaşadık ama en güzel kışı bir de istanbul'da yaşamayı sevgilim, sevmesen de sıcak şarap içmeyi, benim sarhoş hallerime katlanmanı, üşüyen burnunu avcumda ısıtmanı...
biraz da anadolu yakasını gezmeyi, bostancı sahilinde içmeyi, moda'da kahvaltı etmeyi, eminönü'nde balık ekmek yemeyi... 
arkadaşlarımızı misafir etmeyi, bazılarını yanyana yatırmamak gerektiğini konuşmayı, kavga edilerek yatılmış akşamın sabahına mutlu uyanmayı...
sarılarak uyumayı, sarılarak uyanmayı, ertesi gün tekrar sarılarak uyumayı, sarılarak uyanmayı ve ertesi gün ve ertesi gün ve hep beraber uyanmayı...
her sabah seni görerek uyanmayı sevgilim, senin "günaydın" deyişini duyarak uyanmayı...

beraber kitap kurcalamayı, sana bilmediğin müzikleri dinletmemi, benim izlemediğim filmleri izletmeni sevgilim...
tüm bunları şimdiden çok özledim...

hadi gel.