"bizim birbirimizden başka kimsemiz yok, bizi biz yapacak başka bir şehir daha yok" dedim.
"sizi çok seviyorum" demeyi de ihmal etmedim.
çünkü herkes bir defaya mahsus bile olsa yaşadığı anın hatasını hayatına sürükler. 
o hatayı o hayattan sürgün edebilecek tek kişi / kişiler ancak, "kız kardeşler belki de anneler"dir.
03-10-2011 / istanbul

7 saatlik yolda hep düşündüm, insanlar birbirinin hayatına neden girer? yok lan şaka ölü gibi uyumuşum. bu söylediğimi şimdi düşündüm. cuma günü ani bir kararla gittiğim ankara'da yine son derece keyifli vakit geçirdim. böyle suyun üstünde kayar gibiydim sanki.
herkesin orada olduğu, rakı içtiğim, içip sapıttığım, bir erkeğin zavallılığını gözlerimle gördüğüm ve -evet- gülüp geçtiğim, bunun dışında güzel bir sürü insanın zayıf yerlerini gözlemlediğim,bir o kadar da zayıf yerlerimi gösterdiğim, bir adamın duymak istediği şeyi söylemek, bir kadının öylesine içten güldüğünü görmek...
...derken geçti bu hafta sonu da. hatta belki en eğlendiğim ankara yolculuklarından biriydi. salt eğlence manasında.


bir de sırf bu orospu çocukluğunu unutmamak için yazayım buraya, sonra "sen canımsın" diyerek dizime kapanan insanları affetme zayıflığında bulunmayayım. diyorum ki, insanlar en çabuk kendine sadakat, sevgi, şefkat gösteren insandan vazgeçebiliyor ve atarlanabiliyor. yoksa sizin efendim sizin ağzınız süt kokarken ben böyle orospu çocukluklarını zaten görmüş geçirmiştim.


ama ankara var işte. ankaranın denizsiz ama yosunlu kumaşı var.

sübügdudagyanaggöbeg



belki de bir tek sana anlattığım bir çocukluk anım var benim.
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Kim anlayabilir içimdeki kaygısız acıyı, nasıl atılırım kaygılara fark etmeden, nasıl yıkılırım, yenilirim kendime!... Aynadaki yeşil gözler "uyu" der bana, "git... yat... uyu..." Uyutsaydın beni, ölmezdin ki!... Aşkın keşke Mozart yanını sevseydim. Keşke, o zaman yanmazdı canım. Ve içerde kitap okuyan kadına "beni bırak" diye yalvarırdım her saat başı yeniden... Kızma bana! İstersen Uyutma! Seni hep affederim...*

*Umay Umay
beklemek, adı mıdır zamanın?



sevgilim!
o gün söylediklerimizi yaşamak mıydı kaderimiz?
belki de kederimiz...
yıllar önce sevgilim, yıllar önce tükürüp bugün yalamak varmış kaderimizde.
sevgilim...
sen o cümleleri kurmasaydın, konuşmasaydık karşılıklı...
bugün neresinde olurduk hayatımızın, hayatlarımızın.
yıllar önce sevgilim, yıllar önce... 
biz seninle bu acıya göğüs gelebilirliğimizle zaten yüzleşmiştik sevgilim.
ölümden daha ızdıraplı sahnelerde oynadık seninle, yıllar önce ölümü bu kadar tiye alma sebebimiz bu muydu sence?...
geçen yıllar ve tüm bu yaşananlar bana tek bir şeyi söyletiyor;
bir yerden aşağı, çok aşağı düştüm. zaman solgun, sessiz, gri bir koridor. 
orada beraber daha çook uzun zamanlar üşürüz biz...

değil mi sevgilim; benim... 

sen...


hıçkırık sesi,
kalbin iğnesi,
hatıra izi,
filmimin sonu,
annemin yüzü,
tuzumun buzu,
saçımın teli,
yaramın tozu, 
son öpüş gibi...

sen benim aşk mektubumsun...*
*umay umay
söz veriyorum.
ben en başta "gitme" diyebilseydim
 ya da 
sen hiç gelmemiş olmayı becerebilseydin 
daha mutlu olmazdık,
 sevgilim.

fonda:queen - love of my life.mp3

rüyalarda buluşuruz


selam biz böyle takılırız. şaka şaka, ergen gibi içip ağladığım sanılmasın. bu benim rüyamın fotoğrafı. birinin gözyaşı ben ve bir bira kapağı. bunlar arkadaşımmış. gözyaşı benim için ağlayan birininmiş. sıcacıktı lan hissettim hatırlıyorum. bira kapağı ise sanırım orada bize dahil oldu, emin değilim, eski bi arkadaşım da olabilir.
hayırdır inşallah...



kendime not: evetbu ara yalnız ve mutsuzum!
hiçi sevdim.
hiç de beni sevdi, hiçleştik.
ona çokumu verdim,
hiçini aldım.
piç etti içimi.
içliyim.
hiçini al, çokumu ver...*


*gaye su akyol
eğer bir şeyin hayalini kuruyorsan, o şey asla hayalini kurduğun şekilde gerçekleşmez. gerçekleşebilir belki, ama o haliyle değil. o yüzden hayal ettiğin şeyi bir bakıma hayatından silmiş olursun. o anı bir daha asla yaşamayacaksındır.*

iyi ki varsın, iyi ki sevmişim seni...

yavruağzı bir yuvarlak var ortada, çiçeğe benziyor ebruli
tirşe bir telaş var şu köşede, uçuk mavilerin arasında
şarkılar bir renktir çoğu zaman, ben bir ressamım işte o zaman


özenle seçilmiş sözcükler yüzlerce aday arasında
sıkıştırılmış bir tuğla gibi artık ayıramazsın birbirinden
şarkılar bir şiirdir çoğu zaman, ben bir şairim işte o zaman


oyun var oyun var şimdi  başlıyor, ancak hangi yan sahne belli değil
bu kaçıncı perde hiç yorulan yok, gerçeklerde düş var düşler gerçeklerde
şarkılar bir oyundur çoğu zaman ben baş roldeyim işte o zaman


sen varsın iyi ki varsın yanımda dokunmak istiyorum saçlarına
yaşamak zor gerçekten zor birlikte, şu resimde bu şiirde 
şarkılarım senindir her zaman, ben sen oldum işte o zaman...

yalnızlık yemini

çamaşırlarımızın aynı ipe asılıp, aynı sepette ütüsüz tişörtlerimizin olacağı, ayakkabılarımızın dolapta üstüste duracağı günler yakın sevgilim. en az, "10 dakikaya evdeyim, istediğin bir şey var mı vee bir kahve yapsan nasıl mutlu olurum" demek için beni arayacağın günler kadar yakın...


benim yeminim yalnızlık yemini sevgilim, sen gelene kadar bozulmayacak...

ben hep koştum!



ben normalde bugün iş çıkışı yarı baygın bir şekilde eve gelip, bir duş alıp, feysbukuma, lastefemime ve tivitırıma bakıp yatacaktım. ama ne yaptım?
geldim, marketlerde kedi kumu kabı aradım, whiskas olmayan mama aradım, kedi kumu buldum, koşa koşa eve geldim. anahtarla açtığım kapıdan beni vanilyalı kızım shela karşıladı. gördüğüne sevindiğini gösterircesine bacaklarıma süründü, mırmırmır dedi. koştum odama balıklarım gabriel ve raphael'e mamalarını verdim. koştum içeri shela'ya tavuklu mamasını verdim. o hapur hupur mamasını yerken koştum kendime biraz süt koydum. sütü de ısınsın diye dolaptan çıkartıp tezgaha bıraktım. sonra koştum shela'nın yeni kum kabına yeni kumunu doldurdum. o sırada o da mamasını bitirdi hemen çiş yaptı. sonra o yalanırken koştum gabriel'in ve raphael'in suyunu değiştirdim. fanusu abimin odasına koydum, çünkü shela onları farketti :) sonra minik ve sivri dişli kedi tarağını alıp shela'yı taradım. gözlerini kısıp mırıldanmasına paha biçilemez.
ardından mutfağı topladım kahve yaptım ve şimdi oturdum inanılmaz bir sevgi yoğunluğu ve huzurla bunları yazıyorum. içimde verilmeyi bekleyen ne çok sevgi ve şefkat varmış, ben bile şaştım...


ve tüm bunları ben ben olduğum için yaşıyor olsam da, adı geçen tüm minik kalplerimi hayatıma sokan gündüzyüzlükız'a ne kadar teşekkür etsem az. hayatıma giren bir minik kalp olarak ona da teşekkürlerimi iletmeden geçemezdim...


çok çok teşekkürler :)
"kadınsın lan sen" dedi gülümseyerek; yan yan gülümseyerek. sonra da, "çok güzelsin" dedi. pürüzsüz cildim değildi bahsettiği. 
O, benim içimi görmüştü...

beni çağırdığını duyarak uyanmak...
daha güzeli beni senin uyandırman olabilirdi, sevgilim, benim...
en az benim kadar sessizdi. Benden de sessizdi. Kendi sessizliğimi bir kenara koyup, onun bana dokunan sessizliğini kırmaya çalışırdım*


beni içine al artık, seni mutsuz kılan duyguyu kırmak istiyorum...**


her şey bir kenara, bana sorarsanış aşk, kül hece şarkısını dinlemenin yanı sıra, biraz da maşuk kişinin iyiliği için dua edebilmek, onun iyi olmasını istemek ve bunu -tam anlamıyla olmasa da- amaç edinebilmektir.
eğer aşıksanız, pişmanlığa yer yok hayatınızda.


bir de herkesin aşk anlayışının aynı olmadığını hatırlamak gerek arada. sevginin en yoğun hali değildir aşk..
değildir işte..
çok daha güzel ve çok daha anlamlı bir şeydir aşk..


* ve ** : birhan keskin

VISA Vol.japon balığı


cevizlibağ'dan taksime gelmek 2.75tl
cihangir'de kebap 9tl.
kahvede orta şekerli türk kahvesi 5tl.
hiç tanımadan çok tanıdığın bir kadının senin için bir şey yapmasına 
paha biçilemez...


teşekkürler: gündüz yüzlü kız

kadın silahtır...

"koca bir kumarhanedeyiz. takriben las vegas’ın en fakir bölgelerinden biri, ellerde viskiler, sigara dumanından göz gözü görmüyor. orta kulvardan bir kadın, elinde yelpazesi, gözünde kemik gözlükleri, kırmızı rujlu, nerdeyse benden uzun… girdi mekâna.

yan masama oturdu, üç erkeğin yanına. kadını gördüğüm anda onu izlemekten kaybetmeye başlamıştım, gözüm başka bir şey görmüyordu. kadının masasından bir ses yükseldi:

-seni fahişe, hile mi yapıyorsun?
kadın çantasından silahını çıkarıp adama tuttu ve:

-fahişeler hile yapmaz, annenden yanlış öğrenmişsin, dedi. masaya ruj izini bıraktı ve adama silahını tutarak mekandan çıktı, tonla para kazanmıştı. paranın bir kısmını alıp, geriye kalanını silahı tuttuğu adamın yüzüne fırlattı. adam korkudan altına işeyecekti nerdeyse.

arkasından koştum hızlıca:

-hanımefendi, bakar mısınız?
-ne var?
-rujunuzu kendiniz mi sürdünüz, yoksa başka bir erkek mi?
-sana ne, neden soruyorsun?
-o adamı öldürebilirim de ondan.
 (kadın gülümsedi)
-ben sürdüm, erkekler kadınlarının rujunu sürmez, yalnızca öper.
-o zaman, sizi öpebilir miyim?
-silahım var, git başımdan.
arabasına binerek mekandan uzaklaştı kadın hızlıca. arabaya binmeden bir kart bıraktı yere, koştum kartı aldım ve kartta şu yazıyordu: 
”BİR KADINI ASLA ÖPMEK İSTEME, O ZATEN ÖPMEK İSTEDİĞİ ZAMAN ÖPECEKTİR. AYRICA; KADINLAR ZATEN SİLAHTIRLAR, SİLAHI OLAN BİR KADINLA UĞRAŞMAK İKİ KEZ ÖLÜM TEHLİKESİ DEMEKTİR.”

işte o günden beri yediğim kurşunun yarası geçmedi, ikinci silahıyla gelip beni vurmasını bekliyorum."*

*Alıntıdır.

yalnızlık



o günleri hatırlamak yüreğime bir taş gibi oturdu şimdi.
sevgi neydi, aşk neydi, özlemek neydi?
bu kadar birbirimizin içine işlemişken, nasıl bu kelimelerden farklı şeyler anlayabiliyorduk. belki aynı şeyi anlıyorduk da, bir şeyler vardı aynı olmayan. aynı olması gerekirken aynı olamayan.
yormaktan anlıyorduk bir tek. birbirimizi öyle güzel yoruyorduk ki, birbirimizin gözlerine bakıp içten içten gülümseyip, midesini deşiyorduk birbirimizin alttan alttan.
şimdi seni özlüyorum. her konuşmamızda biraz daha özlüyorum hatta. her seferinde sana akmak, her gidişinde ve susuşunda tekrar toparlanmak...
bir ihtimalim oldu senden sonra, o da olmadı hatta. olmuş muydu daha önce. 
ihtimal?
muhtemel?


ağladım demin. sırt üstü yatmışken, gözyaşlarım kulaklarıma doğru akarken...
sonra burnumu çektim. burun çekmek ağlamanın kod adıdır.
ağladım ben. bunca zaman sonra, yine senin yüzünden...
hem de sen bir şey yapmazken...
bende bir izin bile yokken ...


tüm yalnızlığımın sebebi olmandan başka...




fonda: motoboy - early grave / pain of salvation - undertow / songs:ohia - lioness


Neydi, nasıl oldu, Ramazan ne ara geldi hiç anlayamadım bu sene. 2010/2011 birbirini kovalarcasına geçti. belki de sahiden yaşlanıyorumdur. Eskiden ramazan öncesinde abimle alışverişe gider bir sürü şey alırdık. Hem sahur hem iftar için. Annem oruç tutmaz, abimle ben ise hiç kaçırmazdık. Bu sene çok sıcak olduğundan mütevellit ben "eziyetle ibadeti ayırmak gerek" diyerek tutmadım oruç. Allah affetsin. Abim azimle tutuyor. Sahura kalkamadığında da tutuyor evet abim mal


Ramazanın o en sevdiğim anlarını yaşayamadım henüz. Ne bir iftara gidebildim, ne bir kalabalığa girebildim, ne sahurda mahmur mahmur gözlerimi ovuşturabildim. Hafta sonu tutarım, evde zaman geçer diyordum, yorgunluktan yattığım yeri bilmez halde uyumuşum...


Bu ramazan eski ramazanlar gibi değil. Babamla iftara falan giderdik biz. Babam aramayalı kaç hafta oldu? Doğum günümde bile aramadı. Abim desen geliyor iki parça yemek hazırlıyorum ona erken gelebilmişsem, sonra soda içip yatıyor. Annem genelde yazlıkta oluyor. Ben de masayı toplayıp ya bir kitapla yatağıma uzanıyorum, ya bilgisayarın başına geçiyorum. Anlayacağınız bu sene ramazanın hiç tadı yok. Bu sene başka şeyler peşindeyim.


İlk 2-3 günde ramazanda olduğumuzu hissettiren tek bir şey oldu, "ramazan davulcusu". Geçen sene Ramazan'da Ankara'daydım bir hafta sonu ve yine sabaha kadar oturmuş konuşuyorduk kelepir kadınla. "ramazan davulcularından nefret ediyorum" diyerek kafasını yastıklarla kapatmıştı. Ben de gülümsemiştim kaşlarımı kaldırarak. İlk 2-3 gün ramazan davulcusunu duyup, uyku sersemi o günlere dönüp gülümseyerek ayıldım, dualar ettim. "Allah'ım şu mübarek Ramazan gününde..." diye başlayan, Ramazan'da olduğumu hissettiren cümleler kurdum.


Ne kadar umursamaz görünsem de, ne kadar sevimli anılarla ansam da ramazanı bu yıl, hiç tadı yok yine de. hiç keyfi yok Ramazan'ın. Belki de bir akşam bir ya da bir kaç sevdiceğimle bir Sultan Ahmet, bir Feshane (hala varsa) gezisi yapar, merdivenlerde açarım iftarımı da o zaman bilirim ki Ramazan'dayız. 
O zaman bilirim ki Ramazan sevgi dostluk ayı.
O zaman bilirim ki nefse hakim olmak zamanı.
O zaman bilirim ki hoşgörü diye bir şey var.
O zaman bilirim ki gökyüzü başka...


Evet Ramazan'da -en azından İstanbul'da- gökyüzü bir başkadır benim için. içimi kıpırdatır, pembelik, kızıllık verir içime... bu Ramazan diğer Ramazanlar gibi olmadı hiç. Hiç içime sinmedi ilk haftasında. hiç kalbimi attırmadı bir kaç sabah ezanı ve abimin ilk iftarı haricinde. Belki toparlar bu haftadan sonra ya da hissizlik, isteksizlik bendedir, ben toparlarım, kim bilir...


Hayırlı Ramazanlar...


ps: bu yazıyı yazdıktan sonra eski Ramazan yazılarıma bir bakayım dedim. aslında bu sene de değişen bir şey yokmuş, şöyle demişim geçen sene "Bu ramazan en çok yapmak istediğim şey başkalarıyla başka evlerde iftar sofralarına oturmak. evet arzum budur." Anlaşılan o ki ben Ramazanın tadını, başkalarıyla yaşadığımda alıyorum. Çok hoşuma gitti bu :)

Yola Çıkmalı (hemen)

söylesem anlar mısınız ben çıkamadım içinden...
izlenip fişlenmeler maksat kolaylık,
arada ağlar mısınız siz de yerli yersiz,
gizlenip saklanmalar el mecburiyetten...

ah kelimeler dünyası züğürdün rüyası,
içinizden hanginiz cesursa öne çıksın hemen.
ama bence kaçın düello bu, kaçın manasız;
yarıştırılıp, yarıştırılıp, yatıştırılırsın.

yola çıkmalı
yola çıkmalı
yola çıkmalı
hemen!

ne isem ne kadar isem kabullendim gitti.
hani yetebilseydim değiştirirdim vitrini.
azıcıkmışım anladım görüp hissettikçe,
suyun ağacın toprağın bilgeliğini...*

bugün de newton olamadım anne. bugün de çok para kazanamadım. bugün de kimse seni tebrik etmedi benim yüzümden ve bugün de babam aramadı anne. bugün de sadece kitap okuyup bir şeyler yazdım. sadece kendim için yazdım o yazıları anne. buralardan gitmek için yazdım. nereye ya da kime gideceğimi bilmesem de aslında biraz biliyorum gitmem lazım anne. herkesin istediği çocuk olamadım, bunu bir ben bilirim anne. çünkü uzaktan bakınca ben o "herkesin beğenip övdüğü" çocuğum hala.
söğüdün dalları henüz eğilmemişken anneciğim, abimi kimse üzmeden, azıcık sürtecek olmayı çok da dramatikleştirmeden gitmek gerek, yola çıkmak gerek bazı bazı. bir alışılmışlık var işte. yalnız olmaya, kendimi bir türlü tam olarak anlatamamaya, tam anlattım derken karşıdakinin kafasının başka yerlerde olmasına...
artık dayanamıyorum. nilgün marmara olamadım ben anne, olamayacağım da, hiç o kadar cesur olamayacağım. çok fazla arka bahçe görmüşsem de tümünü göremedim anne. 
senin de dediğin gibi kırılgan ve hassasım, ama orospu diyorlar anne, güçlüsün diyorlar. gülüp geçiyorum. eve gelip ojelerimi çıkartırken ağlıyorum. 
tutunamayan bir kadını tutmaya çalışmakla geçti ömrüm şimdi ben tutunamıyorum. anlatsam anlar mısın anne?
bazen dayanamıyorum... bunca yüke dayanamıyorum. "insanlar neler yaşıyor" demesinler bana, ben bu kadarını taşıyamıyorum.

ama iyiyim. ben çok iyiyim. uyuyabiliyorum da. uykumdan uyandığımdaysa gülümsüyorum doğmamış ya da doğmakta olan güneşe. 

yola çıkmalı anne. gitmeli tozunun bile bilinmediği şehirlere, gidilmeli bilinmeyen tenlere ve geri gelinmeli.
geri dönmek farzdır benim gibilere... hele bir gitmek olsun bir yerden bir yere. hele sırtına çantayı takmaz olsun.

belim ağrıyor anne, camları yarın sileceğim...

*sezen aksu
fonda: nazan öncel - bu havada gidilmez / gidelim buralardan

gülümseten...

geceyi uyutan gündüz yüzlü kız...
bir gece uyandıkça yanımda görmek için seni, bin kere uyudum...
sabah yola çıkmalı, durup eşyayı dinlemekten iyidir yola çıkmak.*


*ece aksoy
bana turuncu balık alır mısınız?
sensizliğe lanet edip, yokluğun ve olmazlığın yüzünden sana küfürler yağdırıp, beni üzmelerine ağlarken gecenin bir yarısı...
...kapı çaldı.
sen geldin.

aycabud'u!

 tam 10 gün. 
10 koca gün ankaradaydım.
10 koca gün gözlerim parıldadı.
doğum günümde de oradaydım.
aklımda anlatamayacağım kadar çok cümle var.
çok öfke, çok sevinç, büyük kahkahalar, tatlı kahırlar...
yazamayacağım hepsini.
sadece birkaç şey geliyor aklıma...

o oda...
o oda nelere şahit.
o oda neler duydu, neler gördü.
nelere güldü bizimle, nelere ağladı.
ve bizi bir galata kulesi gölgesiyle ödüllendirdi.
o kafe bana neler gösterdi, neler dinletti
ne sürprizler yaptı, içimi masaya koydurttu, limonata içirdi, peçete katlattı.
o ev bana nasıl kendimi yansıttı.
nasıl sabrımı ölçtürdü...
kendimle yüzleştirdi...
şimdi garip bir yerdeyim. bir sürü haller içindeyim. şehrime ayağımı basar basmaz yüzüme çarptı o nemli hava gerçekleriyle birlikte. çok güzel uyudum ama, bebek gibi uyudum. biraz eksik uyudum. alıştığım şeyler oldu ankara'da. ezanı duymadan uyumuş bulundum. farkedince gülümsedim.

oradaki herkes için ve kendim için düşündüğüm tek bir cümle var;
her şey çok güzel olacak.

ve şehir...
o şehir...
nihayet gri görebildiğim, ben giderken ardımdan pıt pıt damlalar döken şehir. evin evim değil, parkın parkım değil, manzaran manzaram değil. hiçbir şeyin hiçbir şeyime benzemiyor be Ankara... bundandır senden vazgeçemeyişim belki de...
susuz ada'm...

ps1: kadının adı ayşe.
ps2: sırf bugün de orada hissetmek için kendimi, kırık kalp fırlatan kız tişörtümü giydim. 

"meğer benden pek haz etmezmiş"

çok şaşkınım lan şu an...
çok acıdım.
hiç sevmemiş, hiç sevişmemiş insanların benim sevdama gülmesi, gülüp geçmesi hatta.
ben aşkımı yaşıyorken, kalbimin attığını hissediyorken, bazen kahkahama bazen acıma sarılıp uyuyorken neredeydiniz? olmazlar, olamazlardaydınız.
susmalıyım. susacağım...
kırgınım kızgınım...
kim yanınızda oldu lan benim kadar.
ayıp olmaz mı?
ama siz, güvenip karşılığını alamadıklarım;
"eksik olmayın,
bir başka sefere yine beklerim"...
fonda: candan erçetin - parçalandım.mp3

hiçbir zaman...

hiçbir bekleyiş onun gibi olmadı ve hiçbir veda da...
hiçbir şarap böyle akmadı ve hiçbir bira da...
hiçbir sabun böyle kokmadı,
hiçbir el bu kadar kirlenmedi,
hiçbir ten bu kadar terlemedi,
hiçbir dokunuş bu kadar masum olmadı,
hiçbir ayrılık bu kadar güldürmedi ve hiçbir beraberlik bu kadar üzmedi.
hiçbir yemek böyle lezzetli olmadı,
hiçbir şampuan böyle kokmadı,
hiçbir parfüm böyle kokmadı,
hiçbir cadde bu kadar kalabalık olmadı,
hiçbir insan bu kadar yalnız olmadı,
hiçbir alarm sesi böyle gülümsetmedi,
hiçbir çay böyle ısıtmadı,
hiçbir köfte böyle doyurmadı,
hiçbir kişi onun gibi sevmedi,
hiçbir kişi onun gibi sevilmedi,
hiçbir gülüş onunki gibi olmadı,
hiçbir bakış onunki gibi yakmadı
hiçbir zaman benim olmadı...

söz verilmez ki...

söz tutulmaz aslında. söz tutulsaydı verilmezdi. tutulur giderdi. kimse üzülmezdi...
ben de sözler verdim. tuttum ben hepsini. söz olsun diye vermediğimden,
kendimi bildiğimden,
kalbimi bildiğimden,
yaptığım her şeyin sebebini bildiğimden
yaptığım her şeyin arkasında durabildiğimden...


"neden özlüyorum bu kadar" demedim hiç.
"neden seviyorum bu kadar" da demedim.


"seni seviyorum ama...", "seni seviyorum çünkü" dedirtmediler bize. "amasız, çünküsüz sev" dediler. yalan söylediler.  tarkan geldi şimdi aklıma...
bana kimse sevmeyi öğretmedi, herkes bir başka sevdi, herkesi bir başka sevdim. 
söz vermemeye çalıştım, verdimse verdiysem de tuttum.
tuttum bırakmam...


şimdi sevgilim sen...
sen ve ben...
bir özgürlük çayına hasret mi öleceğiz?


ne kadar çok şey düşündüm şu yazıyı yazana kadar.




...ve sevgilim sen ve ben ne kadar çok soyduk birbirimizi yıllarca an be an, ama hiç çıplak kalamadık; farkına varmış mıydık?
unutulacaksın, unutulacaksın
yalansa tükür yüzüme!

evrene mesaj yolluyorum bir kaç gündür. sikrıt kafasıyla. tam oluyor diyorum olmuyor. bazen çok karaktersiz bir insan olup çıkıyorum. ona öyle buna böyle konuşup bambaşka bir şey yapıyorum. etreh diye bişey var grup mu adam mı bilemedim. ağrı diye bir şarkısı var, sevgilimin adını ağrı koydum. batsın ama acıtmasın gibi. arada sızlamak gibi. 
ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı ağrı !
kanıma girdi ölüm
içime sızdı ölüm
dilimde kaldı o ağrı
ağrı ağrı...
götür beni yuvana
çıkar hadi odana
içir bana o zehiri
ağrı ağrı...

anlayacağını sikrıttan, evrene mesaj vermekten de kar yok.
net bir şey var, unutulacağımız. ne yaparsak yapalım, ne güzellikler yaparsak yapalım, en büyük kötülükler daha akılda kalıcı olacak.
insanlar yanlış programlanmış. Bu nedenle Tanrı'yla problemlerimiz var. Çözemedik yıllardır. Haklı olduğu şeyler olsa da kızgınım ona.


...
bilip bilmeden konuşuyorsun. ciddiyim bak. benim ne hissettiğimi / ne hissedebileceğimi düşünmüyor ve tahmin edemiyorsan konuşma. yaşadıklarımı bilmiyorsun, bildiğini sandığın o keyifli hayatı yaşamıyorum ben. bak ben senin ne yaşadığını biliyor muyum? hayır! kurcalıyor muyum, yorum yapıyor muyum? hayır! 
bana laf sokmalarla gelme, çatur çutur sen burada ne demek istedin, ben şöyle anladım de. sen bana bunu mu demek istedin de, bana ne yaptın çocuk de. hepsine razıyım. hepsinin uzlaşmacı bir sonu olabilir. ama ordan buradan laf göndermekle, laf sokuşturmakla olmaz bu. haklıysan zaten gel tükür istersen yüzüme. haksızsan da çirkefe dökme artık, gözlerime bir bak. sana benim kadar anlayışla yaklaşan kimse olmamıştır / olmayacaktır. buna da eminim.


şimdi ya net ol, yüzüme konuş.
ya da öyle mıymıy görmezden gelmelerine devam et.
seni şimdi bir yabancı gibi karşıma alıp
sanki senden bahsetmiyormuş gibi yapıp
sanki benden bahsetmiyormuş gibi 
hatta bir aşktan bahsetmiyormuş gibi
fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana.

yılları ve yolları, limanları ve fırtınayı
ve aşkın belki adı geçmeyen kuzeyini
aşkın bu kuzeyden nasıl düşürüldüğünü
artık sonsuza dek yitirdiğimizi, büyünün bitişini

hiç gerekmeyen yıllarda huzur, çok gereken yıllarda da fırtına
nasıl yaşanır onu anlatacağım.

seni bir yabancı gibi karşıma alıp
bunun dayanıklı bir şey olmadığını
sürekli kılınamadığını, çünkü aşkın
yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu,
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü,
oysa hayatın bir alışkanlık bütünü olduğunu,
bütün bunları sana nasıl anlatacağım?
birhankeskin
çiçek dürbünü.
...
çünkü biz ikimiz
yanlış yapamayacak kadar yalnızız.

sesler yalanlar mı geceleri
göz uçlarına tırmanan siyah tavşanlar
akşam inince kaybolur mu?
sizi seviyorum.
sizi pek seviyorum.
sizi sevmem bize ayıp olur mu?
...



küçükiskender