Acıyorum şu anda çok. Huzura çok uzağım. Ama iyi bir şeyler var. Bir şekilde dolu dolu geçiyor hayat. Hata yok, yara var. Kapanır, dert değil.
Acıyorum şu anda çok. Huzura çok uzağım. Ama iyi bir şeyler var. Bir şekilde dolu dolu geçiyor hayat. Hata yok, yara var. Kapanır, dert değil.
Uçurtma Bayramları

Bir de uçurtmalar.
Uçurtma uçurmak istiyorum o kadar. Yapamadıklarımı onun yapmasını, rüzgarda özgürce sürüklenmesini izlemek istiyorum. İmrenmek istiyorum. Sonra o özgür olduğunu düşünürken, adice ipleri gösterip aslında iplerin benim elimde olduğunu göstermek istiyorum.
Sen de özgür değilsin uçurtma, ben de değilim.
Üzgünüm uçurtma.
Çok üzgünüm.
birrüyabirümideyaslanıpyaralandımtutunduksevgileredüşekalkahepyolaldıkyenilmegelyenilmegeluçurtmabayramlarıvarhaydisevindegelölümsüzözgürçocukluğunakoşgelhaydikoşhaydigelbiravuçsevinçalannendenbanadabirazveröylesineöylesineyalnızızkişukoskocamanşehirvebizbakneolurbarisengelbelkidealdatıldıkbelkidünyahiçdönmüyorimkansızyanıldılarölümyokölünmüyorimkansızahimkansızgeluçurtmabayramlarıvarhaydisevindegelölümsüzözgürçocukluğunayenidenyolver...
Aslında hep düşeriz. En baştan düşerek başlarız hayata. Arada tutunacak dallar buluruz ve biraz orda kalırız. Mesela bazıların epeyce tutunup huzur bulurken bazılar ellerimizin arasından kayar gider. Tam da "tuttum bu sefer" derken.
Kederimden ölsem de bir şey gelmez elimden.
P.S.:Ayrıca ben gerçekten adam olmam bunu anladım bu hafta. Hayata dair söylenebilecek bir sürü afilli lafım var ama kendimesöyleyecek bir şey bulamıyorum. Daha 1 hafta olmadı "İtirafçı olmak" şarkısının sözlerini yazıp kendime kızıyorum, ama hala akıllanmıyorum.
İyi ya da kötü bir şey olduğunda içim içime sığmıyor, ne yapayım.
Büklüm büklüm büküldüm bük..
...ve acıttın.
çokça!
eğildim büküldüm,boğazımda düğümler.
Yine de gülümsedim.
Hayatımın bundan sonraki kısmına da fon müziği buldum;
dörtgünlükbirşeyiştegüzeldiyaşandıvebittidiyedüşündükoysabirduygusalyükvurdukyüreklerimizekırılıpdöküldük


% 100 aşkla bekliyorum.

bu bekleyiş sırasında zaman zaman kendime bakıp gülüyorum, zaman zaman acıyorum. Uçlarda yaşıyorum, uçurumlarda dolaşıyorum.
Tam anlamıyla söylemek gerekirse,tekrar ediyorum; KORKUYORUM!
Kaybedecek bir şeyim olduğu için.
Nasıl oldu da bu kadar sarıldım sana bilemiyorum, kendime kızamıyorum.
Çok mu saçma? Evet çok saçma ama özledim.
Çokça!
Ben tüm bunları yazarken bir mesaj: "Olmayacak!"
Peki.
Tanrılar Öldü...
"onu seviyorum, sen napıyorsun?" diyorum.
"iyi noolsun, çalışıyorum" diyorlar.
Ne kadar boş yaşıyorlar.
Aşık olmanın verdiği haklı gururla, aşık olmamış (Bülent Ortaçgil'in dediği gibi "hiç sevişmemiş insancıklar gibi") insancıklara üzülüyorum. Üzülmüyorum, şakaydı. Acıyorum. Yok acımıyorum da, tüm olup biten kendimi özel hissetmem. He beklemenin kahrını çekmiyor muyum? Evet çekiyorum, her bir an kahroluyorum da ama gülümsüyorum. Yanımda uyandığın o sabahı düşünerek daha da gülümseyeceğimi biliyorum. Sadece "zaman" diyorum bir de bilmek istiyorum. Ama sormuyorum. İlgisiz görünerek seni rahat bırakmak istiyorum. Yoksa kalbim adınla atıyor,bilemezsin. Gözümü kapadığım her an nefesin geliyor kulağıma,akıyorum adeta,uçuyorum belki de.
Yağmurun sesiyle uyandığım sabah!
İşte o sabah hem yağmuru çılgınca dinlerken hem de güneşi bir o kadar çılgınca bekledim. Çıkan güneşe içimden "bak yanımda kim var" dedim. "Bak omzuma kim sarılmış". Artık güneş o tepedeki sarı şey değil bendim,haberi yok.
Gökkuşağını bekledik bi an, dışarı bakmadan. Dışarı bakmana gerek yok dedim ben, güldü o. Çok güzel güldü. Sevindim ben.
Her şey o kadar güzeldi ki, tanrılar utançtan öldü!
Bu kadar.
Ama yine de korkuyorum. Kaybetmekten korkuyorum. "Hiç kaybetmeyeceğiz ki birbirimizi" dedi. Ama korkuyorum, elimde değil.
gelmiştim, görmüştüm, yenilmiştim, sevmemiştim tam gidiyordum dünyadan sen yokken
öyle güzel aldın ki beni içine, öyle sardın ki benim oldun
ama korktum
kaybedecek bir şeyim oldu diye korktum
...
acıkmıştım, susamıştım, üşümüştüm
kavrulmuştum sıcaktan sana geldim
damağım kuru, gardım inik, boynum bükük, dedim `yine al beni`
...
Dün işten çıkıp eve gelmek üzere yola koyulduğumda otobüste ölüyorum sandım. Aynı saatte, aynı otobüse, aynı insanlarla binmiştim;aynı insanlardan biri olarak. Otobüs yine aynı kokuyordu, yine bi kadım "şoför bey niye yavaş gidiyorsunuz" diyordu,biz Taksim meydanında kırmızı ışıkta durmuşken yine önümüzden "santralistanbul" otobüsü geçiyordu, az ilerde 3 fahişe yine ara sokakta arabanın birine yaslanmış sigara içiyordu, yine sarı Kalos model araba sağa çekmişti... Yine, yine, yeniden!
Sanki biri boğazıma sarıldı o anda ve adeta beynimin içinde kötü adam sesiyle bağırdı:" işte senin hayatın bu,gideceksin geleceksin. Gezmeye tozmaya, bir kitap dahi okumaya ne vaktin ne de halin asla olmayacak". A ah o neydi!
Görüşürüz sevgili blog.
fon:sessiz,bir kaç kuş ve karga belki...
Kimseye söyleme.
Kime ne?
Herkesin hayatı kendine...
Biz de biliyoruz;
Aşk tanık ister.
Ama ne kadar çok seyirci,
O kadar kaybeder.
Bana güven, dinle beni.
İtirafçı olma sakın,
Yalan da söyleme,
Sus yeter!
Hey, duydun mu?
Çok fazla tehlike var
Aşk hesapsızdır, savunmasızdır;
Kolay kanar.
Şimdi sorarım hayata, "bu şarkıyı niye 1 yıl önce karşıma çıkartmadın da acıttın, acıttırdın? Neden coşkumu kursağımda bıraktırdın?"
Sevgili blog. Acayip ya. Her şey acayip. Acayip ve güzel. Karışık da aynı zamanda. Ay ne bileyim ben :)
Bak gülüyorum, çünkü güzel. Ama bazen düşünüyorum, çirkin. Çünkü insanlar kötü. Çok kötü insanlar.
Ben "canım" dedim ya birisine, canımdan koptuğu için derim, canım olduğu için derim. Sevgilidir belki ya da bir arkadaş, farketmez. Sonra gözünün önünde kırıldığını, büküldüğünü görürsün, gördükçe sen de kırılır bükülürsün.
Hayata karşı durmak gibi bi çabam yok. Hayat beni ezdi geçti bi çok kez ya da gün geldi ben tokat attım suratına. Aramızda böyle bir ilişki var işte ve aşk nefretle kardeş bir noktada.
Bir çok noktada hatta.
Sonra canımsın dediğin adama/kadına sarılıp uyumak tüm yaralarını kapatır bir anda. Bunu istemek bile. Yaralarını kapatacak birilerinin var olması iyileşme sürecini hızlandırmaya yeterdir. Tozu bile kalmaz kokusunu duyduğun anda.
Yani diyeceğim o ki masum değiliz hiçbirimiz. Günahlar,hatalar ve suçlarla yıkanıyoruz her bir gün. Ama o pis adamlar varken, beni aşık olduğum veya olacağım için kimse cehenneme atamaz.
Sevgili Hegel, ruhun şadolsun. Seni sevemedim hiç ama haklıydın.
p.s. aklımdan geçenleri ifade edemedim,edemezdim de. Ama bunu okuduğumda ben hatırlayıp gülümseyeceğim, bunu biliyorum.
Nasıl da paylaşıyor insan isterse,nasıl da birmiş meğer hasretler.
Nasıl da mecburmuşuz sabretmeye,sevmeye, öğrenmeye
Tam ortasındayım yolun,koşunun ortasındayım
Tam varıyorum ki hedefe bir yenisi başlıyor
Bu oyun hep aynı, değişmiyor;hala devam hala figân
Hem de bile bile
Şaka bir yana, sen bir yana...
Tek kelimeyle "yık-tın".
Hediyen için de ayrıca teşekkür ederim.
Sanki unutabilirmişim gibi. Güldüm ben de içim acıyarak.
Sonra dinledim 847684 kez aynı şarkıyı. İnsanların adımı söylmesini o şarkı sanana dek dinledim. "bilir misin seni gerçekten sevdim" diyor ya, "bilmez olur muyum deli" diyemedim işte. Sustum. Susturuldum bir şekilde.
Boğazımda bir düğüm kaldı; yüzümde de bir gülümseme.O kadar.
Bu da öylesine bir gündü işte, seni düşündüğüm bir kaç an hariç.
Şimdi kimse inandıramaz beni ölümün en kötüsü olduğuna.
O bilmedi.
Hiç bilmedi.
Kapıların ona açıldığını,o daha şehrime gelmeden onu kapılarda beklediğimi...
Bilmedi de bilmeyecekti de.
Çünkü bilirsin, bilmeyince güzeldir her şey.
Sözler unutuldu.
Şimdi ben yamaçlardan atlıyorum, dağlara çıkıyorum, zirvelerde dans ediyorum.
O ise dudağıma küçük bir öpücük kondurup kendine başka bir aşk seçti. Sonra bir başka aşk ve sonra bir başka aşk.
O hala küçük, o hiç büyümedi...
Gecenin İntikamı
"sabahı zor ettim" derler ya.
ben edemedim mesela.
boğazımda düğümlendi ayların huzuru adeta.
ne yapıyorum ben dedim, ne yapıyoruz biz...
sonra geceler yansın, günler kurusun...
pek önemli değil senin kalbmi kırmanın yanında...
Arnavutköy ve küçük kız.

Ne zaman sela okunsa camide ve beri gelse sesi kulağıma içip ürperir. Gözüme bambaşka fotoğraflar, kulağıma bambaşka sesler gelir. İlk çocukluğumdur Arnavutköy. Bildüğüm tüm yangınları izlediğim, herkese selam vermeden geçilmeyen köy kahvesi tadında bir semttir. "Yaşamayan bilmez" diyecek oluyorum ama bazıları yaşasa da bilmez bu duyguyu, bu iç gıcıklanmasını. Dedim ya sela hatırlatır Arnavutköy'ü, bir de sabah ezanı burnumun direğini sızlatır. Caminin hemen arkasında kalan evimizden hoca öksürse duyulurdu. Küçücüktüm o zaman, bakmakla görmenin farkını bilmezdim ve ezan sesini Allah'ın sesi sanırdım. Sabaha karşı o sesten çok korkardım, annemin yanına gidiverirdim. Gündüz şehrin kalabalık sesine karışan ezanlar beni etkilemez irkiltmezdi, hala da öyle. Ama sabah ezanı korkulu bir huzurla dolardı evimize Arnavutköy'de. Bir de sela okundu mu hemen üzülüverirdik çocuk kalbimizle ve çocuk aklımızla. Arnavutköy minik bi yerdi, herkes birbirini tanırdı. Tanışıklığı olmasa da kim kimdir bilinirdi. Sela okunduğunda da burkulurduk "acaba kim öldü" diye. İlla ki bilirdik birinin öldüğünü.Ya misket oynadığımız Ahmet'in dedesi ya ip atladığımız Bahar'ın ninesi ölürdü. Biz pek anlamazdık, gider evlerinin önüne, "misket oynamaya ne zaman geleceksin" derdik, "annem izin vermiyor" derlerdi de aslında gelmeyi isterlerd. Biz ölümle tanışmayı reddederdik aslında. Rumlarla doluydu etrafımız ve Ermenilerle. Kilise çanı da ürpertirdi bizi. Ölenler Ahmet'in dedesi, Bahar'ın ninesi olmasa da, Karen'in yeğeni, Silva'nın kocası ya da Kalipo'nun ta kendisi olurdu. Bizim hep içimiz burkulurdu. Ermenisi ,Rumu bizi hiç rahatsız etmezdi de isimlerini kıskanırdık, havalı gelirdi Alex, Linda, falan olunca. Severdik birbirimizi. Selaya hepimiz üzülürdük. Cuma günleri camide cuma namazı çıkışı dağıtılan şekerlerden hepimiz yerdik. Kiliseye çocuk halimizle sokulmadığımızdan gizlice girer mum dikerdik. Evimiz iki katlıydı da bahçesi küçüktü. Rutubet olurdu çiçek olmazdı hiç.Mahzen vardı eski eşyaların durduğu, bana perili gibi gelirdi orası. Giremezdim hiç. Ölümü reddederdik de orda hep ölenlerin ruhu yaşar sanırdım.
Hala bir sela sesi, bir sabah ezanı, bir kilise çanı ürpertir içim ve Arnavutköy'ü getirir aklıma. Saçı başı dağınık, cebinde misketleriyle ve pis elleriyle bir kız tasavvur ediveririm. Zaman zaman okul dönüşü önlüğünü çıkartmadan oyuna koşan,arkadaşlarının annesinden korkan ve tek hayali Hacı Amca'nın oyuncak dükkanının dar ve tozlu vitrininde duran -o zamanın parasıyla 120 bin lira- olan uzaktan kumandalı mor-sarı vosvos olan.
...ve içimde bazen bir yara, bazense küçük bir mutluluktur Arnavutköy.
Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya...
bugunyirmialtimart.mp3
eski bir gün.
eskilerden bir gün.
esqilerden bir gün.
öylesine gibi ama değil.
tam da bugün.
eskilerden bir gün.
kalabilecekmişim gibi...
sadece merak ediyorum, o evin her yerinde beni görmeyecek misin bundan sonra? gözünün ucuyla cdlerini karıştırdığımı görmeyecek misin? mutfakta kendi kendime konuşarak yemek hazırladığımı görmeyecek misin? kokumu almayacak mısın hiç? bilgisayarının başında aparatı sorarken ki halimi anmayacak mısın hiç? kapıdan çıkarken beni uğurladığın anlar gelmeyecek mi gözünün önüne? köşelerde bıraktığım sakızlarım?
