
Ne zaman sela okunsa camide ve beri gelse sesi kulağıma içip ürperir. Gözüme bambaşka fotoğraflar, kulağıma bambaşka sesler gelir. İlk çocukluğumdur Arnavutköy. Bildüğüm tüm yangınları izlediğim, herkese selam vermeden geçilmeyen köy kahvesi tadında bir semttir. "Yaşamayan bilmez" diyecek oluyorum ama bazıları yaşasa da bilmez bu duyguyu, bu iç gıcıklanmasını. Dedim ya sela hatırlatır Arnavutköy'ü, bir de sabah ezanı burnumun direğini sızlatır. Caminin hemen arkasında kalan evimizden hoca öksürse duyulurdu. Küçücüktüm o zaman, bakmakla görmenin farkını bilmezdim ve ezan sesini Allah'ın sesi sanırdım. Sabaha karşı o sesten çok korkardım, annemin yanına gidiverirdim. Gündüz şehrin kalabalık sesine karışan ezanlar beni etkilemez irkiltmezdi, hala da öyle. Ama sabah ezanı korkulu bir huzurla dolardı evimize Arnavutköy'de. Bir de sela okundu mu hemen üzülüverirdik çocuk kalbimizle ve çocuk aklımızla. Arnavutköy minik bi yerdi, herkes birbirini tanırdı. Tanışıklığı olmasa da kim kimdir bilinirdi. Sela okunduğunda da burkulurduk "acaba kim öldü" diye. İlla ki bilirdik birinin öldüğünü.Ya misket oynadığımız Ahmet'in dedesi ya ip atladığımız Bahar'ın ninesi ölürdü. Biz pek anlamazdık, gider evlerinin önüne, "misket oynamaya ne zaman geleceksin" derdik, "annem izin vermiyor" derlerdi de aslında gelmeyi isterlerd. Biz ölümle tanışmayı reddederdik aslında. Rumlarla doluydu etrafımız ve Ermenilerle. Kilise çanı da ürpertirdi bizi. Ölenler Ahmet'in dedesi, Bahar'ın ninesi olmasa da, Karen'in yeğeni, Silva'nın kocası ya da Kalipo'nun ta kendisi olurdu. Bizim hep içimiz burkulurdu. Ermenisi ,Rumu bizi hiç rahatsız etmezdi de isimlerini kıskanırdık, havalı gelirdi Alex, Linda, falan olunca. Severdik birbirimizi. Selaya hepimiz üzülürdük. Cuma günleri camide cuma namazı çıkışı dağıtılan şekerlerden hepimiz yerdik. Kiliseye çocuk halimizle sokulmadığımızdan gizlice girer mum dikerdik. Evimiz iki katlıydı da bahçesi küçüktü. Rutubet olurdu çiçek olmazdı hiç.Mahzen vardı eski eşyaların durduğu, bana perili gibi gelirdi orası. Giremezdim hiç. Ölümü reddederdik de orda hep ölenlerin ruhu yaşar sanırdım.
Hala bir sela sesi, bir sabah ezanı, bir kilise çanı ürpertir içim ve Arnavutköy'ü getirir aklıma. Saçı başı dağınık, cebinde misketleriyle ve pis elleriyle bir kız tasavvur ediveririm. Zaman zaman okul dönüşü önlüğünü çıkartmadan oyuna koşan,arkadaşlarının annesinden korkan ve tek hayali Hacı Amca'nın oyuncak dükkanının dar ve tozlu vitrininde duran -o zamanın parasıyla 120 bin lira- olan uzaktan kumandalı mor-sarı vosvos olan.
...ve içimde bazen bir yara, bazense küçük bir mutluluktur Arnavutköy.
Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya...
p.s.:birgün babam o vosvosu aldı bana,gece gündüz demeden oynadım...



